
Popüler olan nedir? Popüler olanları aklımızdan geçirdiğimizde, aklıma ilk gelen özelliği nedir? Dolu içerik, sanatsal yetkinlik, sıra dışılık, yoğun emek, insancıl değerler… Bunların hangisi aklımıza geliyor? Yanıt eğer hiçbirisi ise, tam da popüler olanın, popüler kültürün tam ortasındayız demektir.
Popüler kültür ürünleri, öncelikle ticaridir, kolay anlaşılır, kolay tüketilir, ortalama beğeniye hitap eder, algılama, alma için özel bilgi birikim beceri ve hele hele eğitim hiç gerekmez. Ama eğitimlileri de mest ve mestan eder. Popüler kültür ürünleri bir yanıyla sahici olanın, sahici sanatın taklididir. Üretim tarzı olarak, seri standart üretim özelliğindedir. Bu özelliğiyle zaten popüler kültür üretiminin kaynağı olarak, bir genelleme ile 19.yy Fordist band üretim dönemi temel alınır. Bana göre, süreci yazıya kadar geriye götürmek gerekir. Çünkü üretim süreci ve üretim fazlası ile yazının doğrudan ilgisi vardır. Bunun bir başka söylenişi, üretim ilişkileri ve üretim güçleri ilişkisi içinde yazının başat bir yeri ve işlevi vardır.
Popüler ürünleri böylesine yerin dibine batırdığımıza göre, kötü bir şey olması ve herkesin bu ürünlerden köşe bucak kaçması gerekir. Böyle bir sonuç beklemek doğaldır. Ancak, gerçekte böyle bir sonuç ortaya çıkmaz. Kitleler, tüketiciler, bu ürünlere sahip olmakla, değerli ürünlere ulaştığı duygusuna kapılır… Rahatlar. Öteki olma duygusundan kurtulur. Kendisini değerli görür. Arzulanır hisseder. Bacaklarına geçirdiği pantolon bir örtünme, soğuktan koruma ve dahası sosyal bir yaratık olmanın gereği olmanın ötesinde, bu pantolonun altındaki bedenin arzulanır olduğu duygusu yaşanmak istenir. Tüketim politikaları, reklamlar, filimler, diziler, açık veya örtük bu duygu ve anlayış çerçevesinde örgütlenmiştir. Kutsal aile; koca koca kanun kitapları ile korunan “toplumun en küçük ve temel birimi” aslında bir tüketim birimi olarak biçimlendirilmiştir.
Popüler kültür öznelerinin ve popüler kültürün temel niyeti, statükonun korunması, değiştirilmeden sürdürülmesi olduğundan, tüm ürünlerde ve manevi üretimlerde gözle görünmeyen sert bir iktidarı elde tutma amacı ve iktidar mücadelesi örtük olarak yer alır. Malın içinde ideoloji ve hatta iktidar gizlidir.
Artık gelinen aşamada, popüler kültür, biçimsizliği yani tek biçimliliği, sıradanlığı, özgün ve nitelikli olmayışı ile modüler bir hale gelmiştir. İstediğin yere ve zamana monte et ve kullan. Bu durum pek çok açıdan karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, çok izlenen bir dizi, düzeysiz içeriği ile bizi mankafa yaptığı gibi, içerdiği ideoloji ile de, bizi kalıplara sokmaktadır. Bunun yanında, açık ve örtük reklamlarla başka ürünlerin satımı da yapılmakta, tüketim körüklenmektedir. Bizim seyretme zamanımızı işgal eden/sahip olan tv kanalı, bu zamanı reklam şirketine satarak para kazanmakta, reklam şirketi malların reklamı ile para kazanmakta, malları üreten şirket de, bize bu malları satarak para kazanmakta. Sonuçta biz oturup zamanımızı boş programların başında geçirirken, çevrim bizde başlayıp, bizde bitmektedir. Böylece, modüler sistem yerli yerine oturmaktadır. Hatta daha fazlası, aldığımız malın özel ve ayrıksı olduğu sanısı ile sol göğsümüzde bir timsah tasarımı ile dolaşmak bize ayrıcalık vermektedir. Korkmaz/Alemdar’ın da belirttiği gibi (Korkmaz/Alemdar; Popüler Kültür ve İletişim) bu arada bedavadan ve gönüllü mal reklamı yapılması da devam etmektedir. 80 yılında bu ülkede yaşanan “yenilgi” işte bu malın yenilgisidir. Sol göğüste “kararmasın” denilen “cevahir” yerine, taşınan, taşıttırılan timsahlar nedeniyle yaşanan yenilgidir.
80 öncesinin insanları olarak bizler 12 Eylül cuntasına yenilmedik. Biz, modüler kültüre, yani küresel dünyanın artan saldırısına, malların taşıdığı ideolojiye ve gücüne yenildik. Pembe kıravatlara, anti-ageinglere, yaratılan meta/hastalıklara… O yılların bir figürü olan Ağca’nın tahliyesi nedeniyle bir kez daha yenilgi duygusuna kapılsak da, sonuçta o katil de, sadece bir katildi. Ağca’ya tetiği çektiren güç, Irak işgali sırasında yüzünü en fütursuz bir biçimde açık etti. Ağca bize kurşun sıktı, ama teslim alamadı. Irakta, Amerikalı askerlerin, korumakla görevli oldukları bir müzenin kapısını açarak “Girsene Ali Baba, bunlar senin” diyerek yağmayı teşvik etmesi (Prof.Dr.Nurçay Türkoğlu, Toplumsal İletişim, s.15. İst.2004) her türlü komplo teorisinin üstünde – ve tümünü doğrulayan- bir içerik ve niteliğe sahiptir. Geçmişin yok edilerek, şimdinin ve geleceğin de parçalanması ve teslim alınması, hem de en Avrupa-merkezci bir aşağılamayla…
Şimdi, modüler kültür, modüler mobilya işlevine sahip. Modüler mobilya da modüler düşünmenin bir aracı. Çok yönlü bir etki ve neden sonuç ilişkisi oluşuyor. Renksiz, biçimsiz, her eve, her yere, her şeye, her sevgiliye uygun eşya ya da fikir. Görünüşte hesaplı gibi bu nesneler ama hesaplı değil, içerdikleri ve sonuçları itibariyle içten hesaplı.
Bu işi bilenler zaten çoktan bilinç endüstrisi, kültür endüstrisi gibi iri ve oturaklı lafları çoktan söylemişler. Bizim söylediklerimiz çok da yeni ve özgün değil. Ancak, 80 öncesi ve sonra değerlendirmesi, yenilgisi bağlamında bir tespit olduğunu dikkatlere sunmak isteriz.
Günümüzde, modüler kültür sadece mallar dünyasını ilgilendirmiyor. Her alanda geçerli bir yaklaşım. Örneğin hukukta da aynı şey geçerli. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin herhangi bir kararı iktidar için olumlu bir nitelikte ise, “artık onlar da bize hak verdi” deniyor. Mobilyanın o kısmı politikanın o köşesine yerleştiriliyor. Tersi bir kararda ise, modüler nitelikli olmasının verdiği rahatlıkla parça hemen değiştiriliyor; “Bizi bağlamaz, ulemaya soralım”. Benzer yaklaşım, güncel “içki yasağı” tartışmalarında da görülüyor; hemen Anayasa’nın 58. maddesini haykır “Gençleri alkolden koruyacağız”. Nasılsa Anayasanın tamamını bilen yok. Hukuk bilincine sahip olan kaç kişi var zaten? Derhal cımbızlanıp, popüler/modüler söylem salonun uygun köşesine yerleştiriliyor. Anayasa’da daha önce gelen eşitlik ilkesi, çalışma özgürlüğü vb. gibi maddeler şimdilik beynin ardiyelerine gönderilsin. Bu konuda en iyi tanımlamaya rahmetli Bülent Oran yapmıştır; “Yeşilçam Tıbbı, Yeşilçam Hukuk diye bir şey var. Salondaki 500 seyirciden ikisi doktor veya avukat, olayın saçmalığını bilse de, aslolan geriye kalan 498 kişidir. Onlar inanır ve etkilenir.”
Bizler 12 Eylül sinemasındaki, gerçeği bilen 2 kişiydik. Bu nedenle yenildik. Ağca işin son figüranıydı belki.