Şair, Şiir Tarihçisi, Edebiyat Eleştirmeni Mustafa Öneş’le Söyleşi – Nuray Salman

mustafa öneş

Mustafa Öneş (1935)

Giresun’da doğdu. Ortaöğrenimini Erzurum ve Giresun’da, yükseköğrenimini  İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi  Felsefe Bölümü'nde tamamladı. Memurluk, kitapçılık, yayınevlerinde redaktörlük yaptı. Yazmaya şiirle başladı. "Yeni Dergi" Eleştiri Yarışması'nı kazanınca (ödülü Mehmet H. Doğan’la bölüştü) eleştiriye yöneldi.

Şiirleri Varlık, Yelken, Alan 67, Soyut, Papirüs, Felsefe dergilerinde yayımlandı. Yer  yer kesintiye uğrasa da, eleştiri yazılarını sürdürmekte.

Yayımlanmış Kitapları:

Şair/Şiir yazıları (1996, Oğlak Yayınları)

Şiir Kuşatması (2006, Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü, Say Yayınları)

Şiirsiz (2011, Pia Yayınları )

Tekne Kazıntısı (Şiir, Tülay Ferah ile ortak, 2013, Pia Yayınları)

 

Nuray Salman: Mustafa Öneş Kim?

Mustafa Öneş: Yaşam tarihimin belirleyici evreleri, yukarıda verilen  özgeçmişimde özetleniyor. Ayrıca kim olduğumu sorduğunuza göre, onlarla yetinmemişsiniz,  daha içsel bilgiler istiyorsunuz. Kişinin kendini anlatması zor. Çünkü sergilenecek yaklaşım ne övgü, ne de yergi içermeli. Zorluk bununla da bitmez  ‘' Haksızlık mı ediyorum ’' ile ‘' çok mu abarttım '’  ikileminde bocalayıp durursunuz.

Aynı soruyu sık sık ben de sormaktayım:  Ben Kimim? Nereden geldim, nereye gideceğim?  Sorgulamanın daha ileri aşamalarında, çevrenizde her şeyin küçülerek uzaklaştığını, kendinizle bire bir baş başa kaldığınızı ürpertiyle duyumsuyorsunuz, dış dünya silinmeye başlarken, nereye çıkacağı bilinmeyen bir tünel de,  ’' Ben şu anda kendimi algılıyorum, kendimi algılıyorum sözümü algılıyorum, kendimi algılıyorum sözünü de algıladığımı da algılıyorum, kendimi algılıyorum sözünü algıladığımı algılıyorumu da  algılıyorum’'  kısır döngüsünde bocalamaya başlıyorsunuz. Bu kez de keçileri kaçırmak üzere olduğunuzu  anlayıp, dönüş yolları kapanmadan, bu verimsiz süreci sona erdiriyorsunuz. Anlattığım durumları, değişik biçimlerde de olsa, herkesin yaşadığını düşünmekten yanayım.

N.S : Türkiye’de yeteri kadar edebiyat eleştirmeni var mı?

M.Ö: Edebiyat eleştirmenliği kimsenin tekelinde değil. Şairlerle, öykücü romancılar da aynı dalda ürün verdiklerinden, nicelik yönünden yeterli sayıya yaklaşıldığı varsayılabilir. Nicelik, madalyonun bir yüzü. Öbür yüzüne baktığımızda aynı şeyi söyleyemiyoruz. Sorunuzdaki  ’' yeteri kadar '‘ ın  yalnızca sayıyla ilgili olmaması gerekir. Eleştirmenin, dolayısıyla eleştirinin yeterlik ölçüsünün, dili, konuya yaklaşım yetkinliği,  çözümleme aşamasında  ortaya koyduğu yaratıcı katkı, üzerine eğildiği yapıtla bağlantısını yitirmeden okura özgür bir çalışma sunabilmiş olmasına da bakılmalıdır. Özetlersek, Türkiye’de eleştirinin niceliği değil, niteliği tartışmaya açılmalıdır.

N.S: Biyografi edebiyat mıdır?

M.Ö: Bu,‘’ Edebiyat nedir? ’’ sorusuna götürür bizi. Edebi (yazınsal) ölçütler gözetilerek kaleme alınmış her ürün edebiyat alanına girebilir. Dünya edebiyatında biyografik roman sayısı az değil. Bizde de bu türde epey roman yazıldı. Önemli olan, yazının ya da kitabın türü, konusu değil, edebi değeridir. Zeynep Oral’ın Fransızcaya çevrilen  ‘’  Tutkunun Romanı  ‘’ adlı biyografik yapıtı, Temmuz 2014 başlarında Fransa’da ödül aldı.

N.S: Edebiyatın toplumsal açıdan dönüştürücü olduğuna inanan birisiniz; bunu bize biraz açar mısınız?

M.Ö: Sorunuz geniş kapsamlı. Alan daraltması yapmadan ele alınacak gibi değil. Edebiyatı edebi ürün’e, toplumu  insan’a, onları da etkileyen ve etkilenen kavramlarına indirgesek bile işimiz kolaylaşmıyor. Yalnızca şu yargıya ulaşabiliyoruz:  Edebiyatın dönüştürücü gücü etkisinden gelir. Edebiyat etkileyici, toplum etkilenendir. Bazı  ’' geçiş dönemi '’ alıştırmaları sırasında, kısa sürede sonuca ulaşmak amacıyla sloganlaştırılmadıkça, dönüşümün hemen gerçekleşeceği düşünülemez. Oldukça uzun bir özümleme sürecinden geçmelidir.

N.S: Edebiyat dergilerinin edebiyatımıza katkıları ne ölçüdedir ?

M.Ö: Dergisiz bir edebiyat düşünülemez. Dergi, edebiyatın eli, ayağıdır. Yazarıyla, okuruyla ilişki kurabileceği en önemli buluşma yeridir.

N.S: Geçmiş yıllara göre edebiyat dergilerinin sayısında artış oldu. Sizin özellikle izledikleriniz var mı?

M.Ö: Eskiden, uzun soluklu dergilerden Varlık, Türk dili, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Dost, Yelken, Soyut, Yazko Edebiyat, Gösteri, Adam Sanat vb. vardı. Varlık ve Gösteri  yayınını sürdürmekte. Türk Dili, TDK’ dan ayrılmış durumda, Ahmet Miskioğlu’nun yönetiminde çıkıyor. Ötekiler kapandı. Şu sırada okumaya çalıştığım dergiler, Varlık, Gösteri, Türk Dili, Yasak Meyve, Kitaplık, Notos, Sözcükler, Sincan İstasyonu ile Cumhuriyet, Aydınlık vb. gazetelerin kitap ekleri.

N.S: Şair, şiir ve toplum…

M.Ö: Sorunuzun ucu açık bırakılmış. İlkin, geniş açıdan yaklaşmayı deneyeceğim, genel olarak ’' sanatçı ''  başlığı altında toplanabilecek kimseler, direnmeyi görev edinmiş bir toplumsal sınıfın üyeleridir. Doğada her şeyin durmadan değiştiğini, değişimin insan yaşantısına doğrudan yansıyan etkilerini ayrımsamanın bilinciyle, sıra kendilerine gelmeden, zamanın dişlileri arasında yok oluşa sürüklenen değerlerden kurtarabildiklerini ayırıp ölümsüz kılma. Böylece insanın tarihsel bir varlık olduğunu belgeleme çabasındadırlar.

Şair-şiir-toplum ilişkilerini belirleyen etkenler, basmakalıp nitelemeler bir yana bırakılırsa, çeşitli kesimlerden insanların ekonomik düzeyiyle eğitim durumlarıdır. Bunların şiirle ilgili görüşlerini tek paydada toplayamıyoruz.

İstanbul’u ele alalım; Doğu kültürünün Batı’yla sınavını sergileyen, kebapçı, kokoreççi, dürümcü, çiğköftecilerle başlayıp, türkü evleri, türkü barlar, simit sarayları katarıyla sürüp giden yarışın neresine düşüyor şiir? Bana göre, sanatçı kullandığı gereçleri sırtında taşır. Şair, imge hamalıdır. Romancı, öykücü, oyun yazarı, eleştirmen, denemeci, köşe yazarı  vb.  sırtladığı sözcükleri, müzisyen notalarını döke saça yürür. Kimi maketini omuzlamıştır, kimi tuvalini.

Hepsinin amacı aynıdır. Az önce söylediğimiz gibi yok oluşa direnmek, tarihsel boyuta katkıdada bulunmak.

N.S: Cumhuriyet sonrası,  Türk şiiri için neler söyleyebilirsiniz?

M.Ö:  Şiirimiz 20. yüzyılın ilk çeyreğinden beri, yani Arap-Fars alaşımlı Osmanlı kaftanını çıkarıp attıktan sonra Batı’ya yönelerek sürekli gelişti. Art arda Birinci Yeni (Garip) ve İkinci Yeni adlı şiir akımının doğuşuna tanık olunan bu dönemde, adı geçen akımların çevresinde ya da onlardan bağımsız biçimde etkinliklerini sürdüren birçok değerli şair yetişmiş, yabancı dillere çevrilen yapıtları, şiirimize saygınlık kazandırmıştır.

N.S: Genel bir bakışla, şiirin dünya ülkeleri arasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?

M.Ö: Yeryüzünün şiir dağılım grafiği çıkarılsa, yoksul ülkelerden azgelişmişlere doğru hızla yükselen, gelişme aşamasındakilerde küçük iniş çıkışlarla biraz oyalandıktan sonra gelişmiş ülkelere yönelerek inişe geçen bir eğri elde edilebilir sanıyorum.

Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülke (Türkiye de bunlar arasındadır) insanının şiire ötekilerden daha çok eğilim duyması, başka türlü söylersek sığınması, aşamadığı  sayısız sorunu oluşundandır. Şairi/şiiri doğuran başlıca etkenlerden biri de, yerini bulamamış kişinin tedirgin arayışıdır. Bireyin aile-okul-toplum üçgeninde giriştiği kimlik savaşımı, özgüvenini  pekiştirerek  '’gelecek korkusu’' nu alt etmeye yönelik direnişi, kısacası türdeşleriyle, evrenle giriştiği duyarlıkla soyutlanmış sıkı hesaplaşma, bu arayışın içeriğinde yer alır.

N.S: Şiir Kuşatması adlı kitabınızda, şiir kitapları için  ‘’ er, geç fethedilmeyi bekleyen kaleler gibidir ‘’ diyorsunuz. Biraz açıklar mısınız?

M.Ö: Ülke sınırlarının bugünkünden daha az güvenli olduğu dönemlerde baskın biçiminde düzenlenecek saldırılara karşı önlem olarak kentler surlarla, sınır boyları kalelerle koruma altına alınıyordu. Saldırgan güçler, surları aşamayı başaramadıklarında çepeçevre kuşatarak dışarıdan yardım gelmesini önlüyor, kentin ya da kalenin yiyecek yığımlarını tüketerek teslim olmasını bekliyordu.

Sözü geçen kitabımda, şiir eleştirisi yöntemlerimden birine değinirken, şiirin zorlamalarla çözümlenemeyecek çetrefil bir yapısı olduğu, direncini kırmak için kale örneğindekine benzer bir kuşatma süreci gerektiği vurgulanmıştı.

Yeni bir şey eklemeliyim, eleştirmenin şiir kitabını kuşatması görece bir durumdur. Onun savaşımı, kitapla değil kendisiyledir. Bir bakıma kendini kuşatır. Çünkü, şiirin direncini kırmanın tek yolu vardır: Okumak.  Yüz kez, bin kez okumak. Her okuyuştan sonra aranızdaki buzların çözüldüğünü, uzaklığın kısaldığını, birbirinize yaklaştığınızı duyumsarsınız.

N.S: Cemal Süreya "Şiir Anayasa’ya aykırıdır, doğanın ahlakı kovduğu yerdedir" demiş. Siz?

M.Ö: Cemal Süreya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden;  Maliye Müfettişi, Anayasa adamı. Şiirin salt doğaç ürünü olduğunu, ancak özgür, özgün doğayla birlikte anılabileceğini, hiçbir kurumla kuralla işbirliği içinde düşünülemeyeceğini söylüyor. Şiirin göreviyle bağdaşmadığını,  iki kimlikli yaşadığını bundan iyi açıklayamazdı. Platon da Devlet’inde şairlere yer vermemiştir.

N.S: Yazmanın sırrı var mıdır ?

M.Ö: Vardır. İlki, yazma isteğidir. Okuma isteğiyle birlikte anlam kazanır, o yoksa güdük kalmak zorundadır. Üçüncüsü, anadilini verimli kullanabilmektir. Eğitim ve duyarlı yaklaşımla kazanılacak bir alışkanlıktır bu. Seçerek okumalı, yazı alıştırmaları yapmalı, en uygun söyleme ulaşıncaya değin yeniden, yeniden yazmalıdır. Yazarlık, etkiyle olgunlaşır. Deneyimsizlerin etkiye açık olmasında sakınca yoktur. Ayrıca, yetenekten söz etmek istemiyorum. Onun %50’si , istemek, % 25’i çalışmaktır.

N.S: Siyasete bulaşan sanatçılara büyük tepki gösteriliyor. Sanatçı fikir beyan etmeli mi siyaset konusunda?

M.Ö: Sanatçıyı siyasetten soyutlayamayız. Onun da dünya görüşüyle bağdaşan bir siyasal eğilimi olmalı bence. Bu eğilimin yapıtlarına da yansıması doğaldır. Tepki çeker, sanatı siyasetin aracı kılmaktır. Nâzım Hikmet’in siyasal görüşü şiirlerinde epey belirgindir, dünya görüşü olarak. Ama, şiirlerinin önüne geçmez, derinlik onlara katan bir renk öğesi olarak kalır.

N.S: Şiir kir tutar mı?

M.Ö: Kirletirsen tutar.

N.S: Sizin ağzınızdan duymak istiyorum ‘’Adı Konmamış Bir Cemal Süreya Müzesi’’ ni anlatır mısınız?

M.Ö: Müzeler anlatılmaz,  gezilip görülmelidir. Adı Konmamış Bir Cemal Süreya Müzesi için  de aynı şeyi  söyleyebilirim, gidip yerinde görmeli.

N.S: Yeni dönem genç şairleri nasıl buluyorsunuz. İzledikleriniz var mı?

M.Ö: Çok dergi çıkıyor. Hepsini izlemek , daha doğrusu  umut veren bir genç şairin izini sürmek güç. Bu konuda şiir yarışmalarının sonuçları aydınlatıcı olmakta. Her yıl birkaç genç şair şiir kervanına katılıyor.  Türkiye bu bakımdan tükenmez bir kaynak . Dergilerimizin genç şairlere yaklaşımı ise bizim gençlik yıllarımızdakinden daha olumlu.

N.S: Çok teşekkür ederim Sayın Mustafa Öneş.

M.Ö: Teşekkürler, iyi çalışmalar.