SANATA DÖNÜŞEN YAŞAMLAR

Nihat Ateş

Özellikle 80’li yıllarda başlayıp bugüne kadar romanımızda süren etkilerden birinin de 60’lı ve 70’li yıllarda devrimci mücadelenin içinde bulunmuş insanların yazar, özellikle de romancı olarak bu dönemde yaşadıklarını romanlarında, öykülerinde aktarma çabalarıyla ilgili olduğunu gördük. Çoğu da bildiğimiz gibi bu yaşadıklarını solu, solcuyu, sol mücadeleyi aşağılamak, karalamak için kullandı. (Bunda, ne kadar karalar, aşağılarlarsa, edebiyat tanrılarınca o kadar kabul görecekleri yanılsaması da etkendi.) Kendi yaşadıklarının bir “edebiyat olacağı” sanısı, yaşadıklarının üzerinden onca zaman geçip belleklerinde bulanıklaşmaya başladıkça edebiyatları da birer “bulanık anılar” silsilesine döndü. Çöküş döneminde de aynı sakızı durmadan çiğneyen -artık yaşını başını almış olmalarına rağmen- yazarları görmek mümkün. Peki “yaşanan”, edebiyata nasıl yansır gerçekten? Bu soruya “hayatım roman” deyip hayatı sakızlaştıran değil, hayatı sanatlaştıran sanatçıların yaşamlarına şöyle bir bakarak bile bir yanıt ya da ipucu bulabileceğimizi düşündüm.

“Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin kendi yaşam deneyimlerinin ilerici bir tutumla geliştirilmesi –işte budur edebiyatın büyük görevi.” (George Lukacs, Marksist İmgelem)

Sanatın sadece bir kurgudan mı ibaret olduğu, yoksa sanatçının, toplumsal hayattan ve kendi hayatından çıkardığı gözlemleri, deneyimleri estetikleştirmesiyle ortaya çıkan bütün mü olduğu tartışması hiç bitmeyecek bir tartışmadır. Bazı dönemler bu tartışma öyle bir detaylanır ki asıl tartışmanın ne olduğu unutulup gider. Bazı dönemlerden kastımsa özellikle sınıf mücadelesinin geri çekildi dönemlerdir. Doğallıkla böyle dönemlerde idealist düşünceler ağırlık kazanır hatta tartışma, sanatın neden bir “sadece bir sanat” olduğunu ileri sürmeyen düşünceye karşı bir monolaga dönüşür. Çünkü aksini savunanların sesi iyice kısılmış, yayın olanakları kısıtlanmış, küçük bir çevreye hapsedilmiş olur.

Oysa sanatçıların kendi yaşamlarına, özgeçmişlerine bakmak bile bu sorunun yanıtını içinde barındarabilir. Gelin öyleyse birkaçına şöyle bir bakalım. (Alıntılar Ö. Aydın Süer’in XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar adlı kitabından.) “Turganyev 1818’de Oel’de doğdu. Çocukluğunun ilk yıllarını sert ve acımasız annesinin malikânesinde geçirdi. 16 yaşında babasını kaybetti. Bu yıllarını ve ailesini İlk Aşk adlı yapıtında yansıtmıştır. s. 77 (Vurgular N.A) “Oblomov tipik bir monografik roman örneğidir ve çocukluk döneminin izleri yazarca geniş bir kaynak oluşturur. Gonçorov çocukluk yıllarını anımsayarak şunları yazar: Çok uyanık ve duyarlı bir çocuktum ve bende daha o zamanlar tüm bu insanları, kaygısız yaşamı, işsizliği ve yan gelip yatmayı görür görmez Oblomovluk olgusuna ilişkin belirsiz düşünceler doğmuştur.” “İçine kapanan ve sürekli okuyan Dostoyevskiy 1837’de annesini yitirip, iki yıl sonra babası sürekli kötü davrandığı çiftliğindeki köleler tarafından öldürülür. Dostoyevskiy, babasını Karamazov Kardeşler yapıtında yaşlı Karamazov kişiliğinde yansıtmıştır. Aynı zamanda Dostoyevskiy’nin Sibirya sürgünlüğü sırasında yaptığı gözlemler Ölüler Evinden Anılar romanının ortaya çıkmasının yanında, birlikte ceza çektiği mahkûmları daha yakından tanıyarak adeta sanatının çıkış noktasını oluşturmuştur. (s.105) “Tolstoy, Savaş ve Barış’ta Sivastopol Savaşı sırasında edindiği deneyimlerden de yararlanır. Aile ortamında duyduğu söylenceler de romana yansımıştır.” Bütün bu örnekler ister “gözlem” diye nitelensin, ister sanatçının yaşamının sanatına yansıması olarak değerlendirilirsin isterse de daha ileri giderek sanatlarının temelini oluşturduğunu söylensin, sanatçıların da bir insan olarak hayatın içinde olduklarını, onların da tıpkı öteki insanlar gibi yaşamı deneyimlediklerini gösterir. Tabii burada örneklediğimiz edebiyatın yapıtaşları dediğimiz bu büyük romancıların farkı bu deneyimlemeleri sanatlarının bir parçası ve temeli kılabilmenin estetik yollarını bulmuş olmalarından kaynaklanır. Yoksa kimin hayatı roman değildir ki!

Gelin burada edebiyat dışına çıkalım ve o iri, güzel gözlü Anadolu kadınlarının yüzlerini görsel algımıza silinmezcesine kazıyan Nuri İyem’in sözlerini okuyalım: “Benim hayatımda bir kadının çok büyük bir rolü var. O kadın annem değil, ablam. Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuydum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim açıkçası. (…) Beni dayaktan, her türlü fırtınadan korurdu. Evde bir şey kırdım diyelim, ablam koşar gelir dayaktan kaçırırdı beni. (…) Örneğin Cizre’de tropikal sıtmaya tutuldum. Günaşırı gelirdi nöbet. Anne diye bağırmazdım abla diye bağırırdım. O nöbet sırasında beni kucağına alırdı. Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri üstümde. (…) On dokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim. Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben.” Burada sanatına nasıl yansıdığını açıklıyor İyem: “Resimle uğraşmaya başladığım zaman hep bir kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın portresi gelişti bende. Sonunda senin üzerinde durduğun “göz” benim tablolarıma giriş için bir anahtar olmaya başladı. Asıl çıkış noktası bu…” (Çağının Tanığı Bir Ressam, Evin Sanat Galerisi, s. 53)

İşte resimlerindeki “göz”ün, İyem deyince anlağımızda hemen canlanıveren resimlerinin macerası… Hastalığı sırasında uyandığında üzerinde gördüğü bir çift sevgili göz, yıllar içinde onun sanatının karakteristik özelliği olacaktır.

Sanat sadece sanattan çıkmaz. Hayatın ritimi, sanatçının bu ritimi yakalayışı, duyumsayışı sanatı sanat yapar.

Not: Bu yazı Sanat Cephesi dergisinde yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın