“Sevgisiz Günlük” Yeniden – Kadir Aydemir

Yıl 2000-2001’di, sanırım internette tutulan ilk günlük sayfalarındandı “Sevgisiz Günlük”. Yüzlerce okuru vardı, sonra sildim sanırım sinirlenip, yüz felci geçirmiştim, içimde şiirler kafayı sıyırmak üzereyken bıraktım yazmayı. Yıllar sonra yeniden başladım; askerlik boyunca da devam ettim, evde duruyor tüm yazdıklarım bir dosya içinde. Şimdi yeniden bir “yazma arzusu” düştü içime. Sırf kendim için bu notlar, bu düşünce kırıntıları. Hiçbir amacı olmadan yazabilmesi insanın, güzel şey. Gün içinde gördüğüm abuk sabuk ve komik, hatta trajik detayları not alıyorum belleğime. Unutkan biri olsam da bazı detaylar kalıyor, onları işleyip yazıyorum.

Uzun aralıklarla yazabilirim, belki yazacağım deyip yarım da bırakabilirim. Bir romana başladım, ama benim gibi az yazabilen, sadece kısa metinler yazabilen biri uzun bir romanı ne kadar zamanda toparlar, bilmiyorum. Sanırım her yazınsal türün bir oluşum süreci var. Masa başında yazılan şeyleri de sevmiyorum. Romanın baş karakterini içimde gezdiriyorum. Konuşuyorum onunla. Geçenlerde yeniden rastladım bir makalede: “Her ilk romanda, yazar öncelikle kendini anlatır.” Bu ne kadar doğru? Dönüp duruyor kafamda. Ne kadar soyut/somut bu yargı? Yazmaktan her gün vazgeçip, o hastalıklı yazma işine yeniden dönen ben gibiler için kafa karıştırıcı bir durum. Yazmalı mı? Vaz mı geçmeli? Yollara mı düşmeli sürekli? O ruhtan bu ruha, o bedenden bu bedene savrulan “göz”!

Kadir Aydemir

Bir Cevap Yazın