Sıtkı Silah’la “Giden Yolcu” üzerine söyleşi – Güzel Zeynep Süphandağ

Giden Yolcu’yu elime ilk aldığımda ‘Herkes biraz ‘gidik’ değil midir?’ diye sordum kendime, sonra yine kendimce düzelttim sorumu: ‘Gidik olmadan yaşamak mümkün müydü?’ öyle bir şeyin olabilitesi var mıydı yani… Her birimizin sağlıklı kalabilmek için birazcık olsun kafayı kırmış olması gerekmiyor muydu? İşte ben böyle içimde o soru senin bu soru benim takılırken açtım kitabın kapağını başladım öyküleri okumaya…

        Bu incecik öykü kitabında (ya da bana öyle geldi bilmiyorum; bazı kitaplar böyledir işte sayfa sayısına bakmak aklınıza bile gelmez hemen bitiverir çünkü çok iyidir, daha fazla uzatmadan parantezin içini terk ediyorum) o kadar çok şey buldum ki. ‘Kısacık öykü canım!’ deyip aman geçmeyin; her biri ayrı bir dünya, her biri ayrı alıyor sizi içine. Benim baya rüyama giren karakterler falan oldu öyle diyeyim.

       Öncelikle birbirinden bu kadar farklı bağımsız öykülerin sizi bu kadar bir arada tutması mükemmel bir his. Sıtkı Silah’ın benzetmeleriyse öykülerin balkonu olmuş; bir ferahlıyorsunuz, bir oturup çay içesiniz geliyor hani. Mesela, Türev Kaptan’ın şehir hatlarında çalıştıktan sonra, emekliliğini özel bir yatta geçirmesinin pavyona düşmek gibi olması… Mesela, önceki gece içtiği içkilerin, kafasının içine ait olmayan bir şey olduğunu (beyin!) düşünüp sonra ’rakının torunları’ olduğuna karar verip öğleye kadar bedeninde ürediğini düşünen adam… Mesela, gece boyu bedeninde merak ve kaygı demleyen yalnız bir çaydanlık gibi mutfakta bekleyen Arkın Bey’ciğimiz… benzetmelere bayıldığım öykülerden numunelik.

        Benzetmelerle kalmıyor tabi; ‘konforlu bir hüzün’ tezadı ya da ‘gitmek yerinde bir eylemdi ya kalmak?’ sorgusu… Kendinize dair bir dizi çıkarım… ‘ORA et LABORA’ öyküsündeki Dede Korkut halleri ve antinihilizm esintileri; bu dünyada bir şeylerin düzeleceğine inanan güzel insanlar, ‘günün birinde güzel bir bahçe görmeyi umut etmeyi sevenler ‘ gibi… Benim en güldüğüm öykü ‘Gol’ oldu. Kitaptan önce yayınlanan ‘ BONSERVİS’ in ise yeri apayrı tabii.

       Sıtkı Silah’ın öykülerinde okuyucuyla konuşması tam yerinde( okuyucuyla konuşma derken korkmayın bir Ahmet Mithat Efendi tadında değilJ ) bir tebessümünüzü alıyor yani. Diliyle, karakterleriyle, başlıklarıyla harika bir kitap. Giden Yolcu’nun şarkısı Feridun Düzağaç’tan ‘Hayat Neden Şekil Yapıyor?’ Son olarak ‘Yine mey içmeye ant içti demişler, Sıtkı divâne midir bâde dururken ant içsin!’ Bâki’ye de kadeh kaldırırken diyelim ki; birazcık Sıtkı Silah kafası için bu kitabı mutlaka okuyun. – GÜZEL ZEYNEP SÜPHANDAĞ

G.Z.S. : Öyküler dolu dolu, edebiyatın her telinden var. Klasiği modernin içine böylesine tadında serpmeyi nasıl başardınız?

S.S. : Öncelikle Giden Yolcu’yla ilgili güzel sözlerin için teşekkür etmek isterim.

Ayrıca Ora et Labora’daki Dede Korkut göndermesinin farkına varan ilk okur sen oldun, tebrikler. Ahmet Mithat Efendi’ye gelince, onun ‘misyonu’ başkaydı, haksızlık etmeyelim şimdi… (Bir mektubunda okumuştum galiba, ‘Benim edebiyat yapmaya hakım yok, okur-yazarlık oranı belli,’ diyor ve ekliyordu, ‘çok aç birine meyve ikram edemezsin.’ ‘Okurla konuşma’ dediğimiz şey onun davasıydı yani; bir yazardan çok eğitimciydi çünkü)

Evet Güzel Zeynep, eski deyişlerle yeni temalar, güncel buluşlarla işlenmiş konular iç içe girebiliyor öykülerimde; nedenini yazarlığımdan çok okurluğumda aramalı bence. Sevdiğim, okuduğum yazarların yaş ortalaması yüzün altında değildir. Abartmıyorum. Etkilendiğim, beslendiğim geniş bir yelpaze var, demek istiyorum. Bu çeşitliliğin, öyleyse eğer ‘renkliliğin’ başka sebebi olmasa gerek.

G.Z.S. : Karakterler arasında gerçek hayattan esinlendikleriniz var mı? Mesela kaleci Kâzım gerçek mi ya da Sabo? Karakter yaratma sürecinizden bahseder misiniz?

S.S. : Karakterlerimin hemen hepsi kurmacadır. Üzgünüm ama, Kazım ya da Sabo diye biri yok. En azından benim hayatımda yoklar, olmadılar. Peki bu, gerçek olmadıkları anlamına mı gelir sence? Demek istediğim, birileri Maria Puder’le tanışmış olmalı…

G.Z.S. : Öyküler hep beklenmedik, çarpıcı sonlarla bitiyor. Bu sizin tarzınız diyebilir miyiz? ‘Yolculuk Üçlemesi’nin üçüncü kitabında da kendimizi bu çarpıcı sonlara hazırlamalı mıyız?

S.S. : Öykü ya da roman fark etmez-hatta şiirde bile-, metinlerin sonunu önemserim. Büyülü Zamanlar’da şöyle diyorum: ‘Öyküler ve aşklar güzel bitmeliydi, diğer her şey başlamasa da olurdu.’ Kısacası evet, ‘hikayelerimin’ sonunda hep bir dekolte bekler okuru. ‘Ters köşeye yatırma’ kaygısı değil ama bu, karıştırmamak gerek.

(‘Büyülü Zamanlar’ yakınlarda yayınlanacak romanımın adı. İlk buradan duyurmuş olalım…)

G.Z.S. : Birbirinden bağımsız ama bir o kadar da bütün öyküler ve bir üçleme… vermek istediğiniz bir mesaj veya dikkat çekmek istediğiniz bir unsur var mı?

S.S. :Öykülerimin ‘değerli’ olmak dışında bir kaygısından, davasından söz edemeyiz. Kendi başlarına ayakta durmaları yeter bence; bir de –toplumsal ya da bireysel- mesajla uğraşamazlar. Hem bir agnostik için savunulacak pek bir şey de yoktur.

G.Z.S. : Son olarak, kitapta karakterlerin büyük bir kısmı psikolojik açıdan ‘farklı’ insanlar; yani toplumun ayarlarından uzak insanlar… Asıl olanın bu olduğu kanaatinde misiniz? 

S.S. : Savunduğum bir varoluş biçimi yok, tutum da. Cemal Süreya bir yazısında, yalnızca otobiyografik unsurdan beslenmiş klişe öykülerden, romanlardan bahsederken ‘Herkes dolmuş müşterisi,’ diyordu, ‘kimse kimseyi öldürmüyor.’ Buna benzer bir şey diyordu işte, yanlış olmasın şimdi. Farklı mesleklerde, farklı psikolojilerde karakterler seçiyor, onlara pek sık da rastlamadığımız şeyler yaşatıyorsam nedeni bu sıradanlıktan sıyrılarak okuru şaşırtmak istemem. En büyük iddiam, sözümdür zaten: Yazdıklarımı sevmeyen, hatta nefret eden çıkacak elbet, ama kimse sıkıcı bulmayacak onları.

Müsaade edersen bira vaktim geldi, Güzel Zeynep. Senin de dediğin gibi, Sıtkı divane midir bade dururken ant içsin?