Etiket arşivi: aşk adamı

Aşk Adamı

Müge Şenel

 

“Ölüm mü? Bir gölün dibinde durgun uykudasın.” Cemal Süreya

 

Sıradan değil yaşamın, yaşadıkların. Kendine göre bir anlam yakaladıysan, bırakma yakasını anılarının. Alnına dökülen gerçekleri silkelemeye çalışma. Gerçeklerin örtmez duygularını. Duygularından mı utanacaksın? Uğraşma, yüzleş onlarla, yüz onların gururunu. Bütün çıplaklığıyla ser gözlerin önüne. Herkes görsün, herkes bilsin ki aşık bir adamsın sen. Karanlığın bakışları üstündeyken, yürüdün sükunet içinde kuytu ormanlarda. Ağaçlar fısıldadı ismini, kulak asmadın. Sararmış hatıralarını döktüler önüne, görmedin. Kör, sağır, çaresiz sürünmekteydin. Patikadan aşağıya doğru yuvarlandın yalnızlığına takılıp. -Nicedir bu haldeydin. Nicedir hayallerdeydin. O çıkagelmişti bir anda. Saçlarını sarkıttığında dize dize bir şiir gibi, tutulmuştu dilin, bedenin. Ebediyete kadar sürecekse içindeki bu yangın, bırak küllerinden doğsun aşkın. Gururunla yaptığın savaşta galip gelirsen, belki bir iki kelime dökülür dudaklarının arasından. – Patikanın sonunda, sindiği ağacın dibinde, zihninde bir görünüp bir kaybolan resimler vardı. “Neden bu kadar zorlaştırmak zorundayım? Çünkü bir şeyler için hep zorunluluktayım.” dedi kendi kendine. Sendeleyerek ayağa kalktı ve birkaç adım yürüdü. Başını göğe uzatıp, etrafı kolaçan etti duyularıyla. Algısı giderek uzaklaşıyordu, öylesine yitirmişti ki aşktan ötesini. Az önce onun içsel karmaşıklığını dile getiren sesi tekrar dinlemeye koyuldu. Ama yerdeki yaprakları süpüren rüzgarın hışırtısından gayrı bir şey duyamadı. Yağmur saçlarını ıslatmaya başladığında, şehre yaklaşmıştı. Issız, dar bir sokağa adımını atar atmaz, sırtını nemli duvara dayadı. İlk defa sigaranın onu tükettiğini hissediyordu. Zoru düşünmenin kuralsızlığını, kolaya kaçmanın keyifsizliğini biliyordu. Ama imkansıza bu denli yaklaşmamıştı hiç. Acı, ne zamandan beri hem yakıp hem de zevk veriyordu? Biliyordu kendine sorduğu bütün soruların cevabını. Ayakları zihninden bağımsız hareket eden birer isyancı olmuştu artık. Yine ormana çekiliyordu yavaş yavaş. Öfkesi çağlayan gibiydi. Akıyordu hırsla gözlerinden. Ama bu kez kara gölün kıyısında buldu kendini. Yasları, sevinçleri harmanlayıp kurutmuş bir göldü bu. Ortasına dikilmiş köprü sahipsizdi, hastaydı. Aklına düştü yine onun yaralarını tazeleyen görüntüsü. Gözlerini süzüp, savurmuştu zehirli sarmaşık gibi boynuna dolanan o kelimeleri. Ne demişti en son? “Kendimden bir parçayı sende göremiyorum. Sadece, git.” Gece belli belirsiz selam verip gitmişti başka bir diyara. Ağaçlar doğunun önünden çekilmişti, sanki biliyorlarmış gibi. Gün, salgın hastalığın kol gezdiği bir köye gelen doktor gibi, düşmüştü umudun kucağına. Güneş cıvıl cıvıl ışık huzmesi saçıyordu. Köprüden öteye, gölün tam ortasına uzanan kolları aydınlatıyordu etrafı. -Senin zifiri karanlığına, umut ışığı dokunmaya korkardı. Ölüme bu kadar yakınken, seni yaşama bağlayanı görmezden mi geleceksin? Gitme, kal ve bekle.- Nereden duyduğunu anlamlandıramadığı, hakkında tahmin yürütemediği ses, yine dürtmüştü onu. Hiçliğin tam ortasında, gözleri bir büyüyle bağlanmış gibi, tek bir noktaya kilitlendi. Köprüden koşarak kollarına atıldı. Bakışları birbirine kenetlendi, tıpkı elleri gibi. Güneş, ne ormana ne de göle doğmuştu. Güneş, kucağına doğmuştu. “Sendeki parçam, aşkın. Bendeki parçan, aşkım.” Aylardır, yıllardır mühür vurduğu ağzını açarak, “Seni seviyorum!” diyebilmişti nihayet. Daha önce söyleyememenin pişmanlığıyla çürüttüğü kelimeleri sökülünce, hayalini bile kuramadığı huzura kavuşmuştu. Sen, “Aşk adamı” güz gelmeden soldun narin bir çiçek gibi. Yitip gitmeden önce durdun. Aşkın varlığıyla başlayıp, aşkın varlığıyla son buldun…