Aysun Uzal’dan Müzik Temalı Öyküler: Nehir ve Müz’ün Büyülü Dünyası

nehirmüzMüzisyen Aysun Uzal'ın ilk öykü kitabı Nehir ve Müz'ün Büyülü Dünyası, Potkal Kitap Yayınları'ndan çıktı. Kitap, müzik temalı öykülerden oluşuyor.


Müzik… Kelimelerle anlatılamayanların notalara döküldüğü, yaratılan tınıların ruha dokunduğu, insanlığın ortak bir dilde birleştiği evrensel buluşma noktası…
Müziğe adanmış, müzikle iç içe geçmiş hayatlar…
Uvertürler, assolistler, vokalistler… Besteciler, orkestra şefleri, müzisyenler… Mesleğe yeni başlamış acemiler, yıllarını müziğe vermiş deneyimliler, hayatını müziğe adamış yalnızlar… Şarkısını arayanlar, yeteneğini ortaya koyamayanlar, bir rüyanın peşinde koşan maceraperestler…
Müzisyen Aysun Uzal'ın öykülerinde müziğe dair her şey var. Öyküleri okurken şen şakrak assolistlerin hüzünlü iç dünyalarının kapılarından girecek, acemi müzisyenlerin üstesinden gelmek zorunda kaldıkları zorluklara şahit olacak ve hayatını müziğe adamış yalnız bestekârlar için hüzün duyacaksınız.
"Konser salonuna girdiğimde, kulağımda yankılanan ritim sürekli yineleniyordu… Ağır ve düzenli… Koyu bir tonda zemin oluşturuyordu. Bu zeminin üzerinde çalan üç kişi klarnet, perdesiz gitar, bastı. İçerisi loştu, tüm ışıklar yakılmamıştı, yalnızca sahneyi aydınlatan yuvarlak takip ışığı açıktı. Sessiz ve kaybolmuş gibiydiler müziğin ıssızlığında… O ritim, sessizlikle böylesine uyumlu… Yaşamı değil, ölümü çağrıştıran… Ya da belki ölümün yaşamdan daha kuvvetli olduğunu duyumsatan… Yaşamın ritmi denilen şeyin tam tersi olan olguyu, ölümün ritmini…"
 

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Aysun Uzal

     parmaklikAklımda tutmam gereken şifreli sözcükler bunlardı. “Batı cephesinde yeni bir şey yok.” Ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Böylesi daha iyi,” demişti, iri yarı ve her daim yapmacıklı bir umut taşıyormuş görünen o genç kız. Bu kızla daha önce tanışmışlığım vardı. Şiveli konuşuyordu, anlamakta zorlandığımı hatırlıyorum. Ona önyargılı bir küçümseme duyduğum halde sonrasında beni utandıran insancıl ilgisini de… Bir akşamüstü hasta yatağımda ateşimin yüksekliğinden halüsinasyonlar görürken mucizevî bir tesadüfle evime gelmiş ve sabaha kadar sirkeli bezlerle ovmuştu tüm bedenimi. Şaşırmış, irileşen gözlerle bakmış, becerikli ellerine teslim etmiştim kendimi.

      İşte şimdi bir tutuklu yakını olarak Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısında beklerken bu sözcükleri tekrarlıyordum içimden. Ne anlama geldiğini merak ettiğim ama bilmememin daha doğru olduğu sözcükleri… O genç kız, adı Şirvan’dı ama genellikle takma isim kullanırdı. Kardeşimin arkadaşıydı. Aralarındaki yakınlığın fikir birlikteliğini aştığından şüpheleniyordum, sormaya yeltendiğim oldu ve kalkık kaşlarıyla alaycı bir gülümseme aldım ondan. O kadar. Onu bir kadın olarak algılamak benim için güç olmuştu ama bir kadındı. Sert, kararlı cesur ve pervasızdı. Soruları soran oydu hep, cevapları bekleyen… Beğenmediğinde kalkan kaşlarıyla süzen… Kardeşim onda ne bulmuştu? Bunu sorgulayıp dururdum ama sanırım güçlü görünüşü yanında bir o kadar da şefkatliymiş, güzel değildi, yine de insanı kendine çeken bir gülüşü vardı. Şirvan’la birkaç kez görüşmelerimiz oldu. Kardeşim için; onunla bağlantı kurabilmek, haberleşmeyi organize etmek ve onu görmeye gittiğimde ulaştırmam gerekenler için. Şirvan’a, çok cahilce olsa gerek, neden onu görmeye gitmediğini sormuş, anlayışlı ve hoş görür bir sevecenlikle bunu çok istediğini ama yapamayacağını söylemişti.

Okumaya devam et