Etiket arşivi: deneme

TAŞLAR

Her şehrin kumsalından topladığımız taşlar
Kuracağımız güzel her ne varsa taşıyacaktı
Dilediğimiz renge boyayabilmekti onları
Tek isteiğimiz iki yağmur arasında
Üzerime senler yığıldıkça
Ağzıma aldığım nefesin yetmez oldu
Böğrümden yeşil yapraklar uçup gitti
Koyamadığımız taşlar arasından  
Bir sızı, iki mendil, onbin hayâl kaydı.

Ö – Öykü

Adım “Öykü”; yazmanın öykü hali…  Şiirin öz, romanın üvey kardeşi diyorlar bana. Bir de romanı evliliğe, beni sevgiliye benzetiyorlar. Gerçi benden iyi eş olmaz, anne de… Günlük hayatın içindeyken zihnimin büyük bölümü öykücünün yazdıklarındadır, eşyanın tabiatı gereği. Benden olsa olsa bir susuş olur ya da fazla oturmadan kalkıp giden bir misafir… Bana hikâye de diyorlar, bilmediklerinden olacak öyküyle hikâyenin farkını. Herkes bir özlü söz bulmuyor mu kendisine zaten! Bir önerme kuruyor ya da kolaycılığa kaçıp hazır önermelerden birinin peşine takılıveriyor. Bir sevdiğimin söylediğini bilirim ben. Öykü bir isimse, en çok yakışanı, en çok sevdirenidir, der benim için. Gözümün ilk ağrısı, hüznü, heyecanı, özlemi… Kumral tenli, kocaman gözlü, mis kokulu, ufak tefek… Her teli ayrı güzelmiş saçlarımın. Öyle narin, sakin, içine kapanık bir yapıya sahip olduğumu sanırlar, bir çırpıda okuyabildiklerinden herhalde. Bir insan nefesini hiç konuşmadan bir öykü süresi kadar tutabilir belki. Oysa bir çırpıda yazılmam ben. Dallı budaklıyımdır, köklü topraklı. Ritimli, nüktedan, huzursuz, şaşırtıcı, sıkı örgülü, özenli,  binbir anlamlı…

Esra Karaosmanoğlu – Özlem Özyurt

K – KARANLIK

Karanlık… Adım atsan neye basacağını, elini uzatsan neye dokunacağını bilemediğin gecenin bir vakti gibi… Haftalar boyunca tam bir karanlık içinde olacağını düşünmek rahatsızlık verdi o anda. “Kitapta okuduğuma göre daha yenilerde göz kapaklarının uçlarında yapışkan birer madde belirmiş olmalı” dedi annen. İçim de bir hoş oldu bunu duyunca. Bu maddenin gözbebeklerinin gelişimi için gerekli olduğunu duymak rahatsızlığımı gidermedi. Alt ve üst kapakların birbirine yapıştığını bir düşünsene… Düşünemezsin ki daha… Ne diyorum ben. Şimdi olsa olsa asılı duran saydam bir yumurtayı andırıyorsundur.

Özlem Özyurt

K – Körebe

Gözleri, evin hiç umulmadık köşelerine sakladığı ve hep bir acıya ait olan çaputlarla bağlıydı. Kalın kalın örtüyordu bu paçavralar gözlerini. Hayatın eksilttiği her kadına has bu bakışlarla birlikte, duyguları da körelmişti –hayat oyununda ona körebe demek gerekirdi-. Diğerlerini yakalamaya çalışsa da, diğerleri parmaklarının arasından kayıp gidiyordu. Aslında oyunun kuralı başından belliydi: Geçmişin yükünü gözlerinde taşıyan, kararttığı geleceğinin zifirinde kaybolur. Kimseyi yakalayamadığı gibi, kendi de zamanla yitip gidiyordu.

Esra E. Karaosmanoğlu

S – Saydam

Küçük kız yağmur damlasına baktı: Camdan yavaş yavaş süzülürken arkasında sudan bir çizgi bırakıyordu. Burnunu soğuk cama yasladı. Damlanın saydam yüzeyinin içinden sokağı görebiliyordu. Mahallenin gecekonduları, damlanın içinde biraz biçimsiz ama derme çatmalığı görünmeyen ufacık evlere dönüşüyordu. Küçük kız gülümsedi; hayalindeki sokak buydu işte.

Esra E. Karaosmanoğlu

S – Sandık Odası

Bakır ustasının Abila’yı ilk kez gördüğü sene, kış çok olmuştu. Kış çok olunca, bahar da, yaz da çok olur derler. O sene de öyle olacaktı. Günler kısalmaya başlarken; serili patlıcanlar, kırmızıbiberler kurumuş, karanlık sandık odalarında kurutulmuş meyvelerin hoşafı pek bir tatlı olmuştu. Çitlembik tohumlarıysa çoktan olgunlaşmış, yapraklarını dökmüştü. O seneki bebelerin çoğunun sabaha karşı doğmasından mıdır nedir, günler pek bir bereketli oldu. Ev yapımı salçalar koca koca kavanozlara yerleştirilmiş, eski yağ tenekelerinde sirkeye bastırılmış lahanaların rengi pembeye çalmaya başlamıştı. O masal zamanında, toprağı başka inanç kokan evlerde, yaz vakitlerinde balkabaklarının içleri balla doldurulduktan sonra güneşte kurumaya bırakılmıştı. Kış vakti geldiğindeyse dilimler halinde kesilip sofralara konmuştu.

Özlem Özyurt

H – Hayat

Evlerinin böğrüne sarılmış asmanın çevrelediği hayatın köşesinde, kocaman parmaklarıyla bakır tepsiye renk veriyordu. Arada bir de durmadan yenilenen kaçak çayından yudumluyordu. Anasıysa büyük olasılıkla içeride sıcaktan bunaldığından, hayatta çamaşır yıkıyordu. Yüksek duvarlarının arkasında hayatın büyük bir kısmı geçtiğinden olacak; avluya “hayat” denirdi. Taş parke ile kaplıydı; balıkağzı, fulya kaplı kısmıysa toprak. En güzel mevsimiydi hayatın. Bol koruk kokulu, morumsu, pembemsi… Taş evin en üst katındaki tamamı pencereli küçük evlereyse güvercinlerin, kumruların, serçelerin taşınma vakti gelmişti.

Özlem Özyurt

Afakanus

Her şey görülmemle başladı.

Yapış yapış bir yaz günü saatler kapış kapış giderken tıpış tıpış indiğim meydanda önce manav Yunus bağırdı:

“İşte orada!”

Kim?

Ben.

Tipitip çiğneyen tikli tilki.

Dört başı mağdur dünyalı.

Birkaç kişi toplandı. Karşıma geçip bakım bakım baktılar.

Kaçtım ordan. Ne yapaydım ya? Ham yapacaktı manav Yunus beni. Yunus beni sen neyledin? HamHam böceği seni!

Bir boşluk bir boşluğa teyellenirmişcesine kaçtım.

Eyerli atları yellenen, yellendikçe dellenen bir Red Kitimsi göründü uzakta. “Yakalarım,” dedi. Sonra ekledi: “Ha!” Çevirip dururken kemendini, boşluğa bırakıverdi kendini. Konserve kahkahası dolaştı kulak zarlarımda.

Nefis Nefise nefsine hâkim olamayıp nefes nefese haykırdı pencereden:

BİZ NİYE NEŞESİZİZ!

Mahalle maaile peşimdeydi.

Sonra bir devanası peydah oldu. Elinde topuklu terlikleri düşeyazayaza üstüme koşuyordu.

Boy boyladı, soy soyladı, devanası boy aynasına bodoslama tosladı.

Ordan. Da. Kaçtım. Koştum. Koştum. Muştum. Yokuştum. Piştim. Düştüm. Kalktım. Durdum. Sürekli. Vallahi. Diyen. Adamlara. İnandım. Benim. Adım. Afakanus. Ben. Adamı.

STOP!

Kerem Işık

SANATA DÖNÜŞEN YAŞAMLAR

Nihat Ateş

Özellikle 80’li yıllarda başlayıp bugüne kadar romanımızda süren etkilerden birinin de 60’lı ve 70’li yıllarda devrimci mücadelenin içinde bulunmuş insanların yazar, özellikle de romancı olarak bu dönemde yaşadıklarını romanlarında, öykülerinde aktarma çabalarıyla ilgili olduğunu gördük. Çoğu da bildiğimiz gibi bu yaşadıklarını solu, solcuyu, sol mücadeleyi aşağılamak, karalamak için kullandı. (Bunda, ne kadar karalar, aşağılarlarsa, edebiyat tanrılarınca o kadar kabul görecekleri yanılsaması da etkendi.) Kendi yaşadıklarının bir “edebiyat olacağı” sanısı, yaşadıklarının üzerinden onca zaman geçip belleklerinde bulanıklaşmaya başladıkça edebiyatları da birer “bulanık anılar” silsilesine döndü. Çöküş döneminde de aynı sakızı durmadan çiğneyen -artık yaşını başını almış olmalarına rağmen- yazarları görmek mümkün. Peki “yaşanan”, edebiyata nasıl yansır gerçekten? Bu soruya “hayatım roman” deyip hayatı sakızlaştıran değil, hayatı sanatlaştıran sanatçıların yaşamlarına şöyle bir bakarak bile bir yanıt ya da ipucu bulabileceğimizi düşündüm.

Devamını okuyun

BİRİSİ

Nihat Ateş

İnsanoğlunun yarattığı sonsuz edimlerden biridir şiir. Bu sonsuzluk hem bir geçmişten bugüne ve yarına bir devinimi işaret eder, hem de bu devinim içinde kullandığı araç itibariyle dile gönderme yapar. Bu ikilik şiire bir sonsuzluk duygusu katar. Hemen bu iki boyutluluk nasıl bir sonsuzluk duygusu yaratır demeyin çünkü dil zamanın içindedir. Böylece zamanı kullanmak zorunda olan şair, yazarken onu yaratmak durumunda da kalır. Bu anlamda da şair “hem içindedir zamanın, hem de dışında.” Onun için de şair zamanla istediği gibi oynayabilir ama dile hakkını verebildiği sürece. Zamanın içindeki insanı bu dille anlayıp, kavrayacak ve anlatacaktır.

Devamını okuyun