Etiket arşivi: kısa öykü

TANIŞMA

Onur Akbudak

 

Dilimiz birleşti, konuşmaktan sevişmeye fırsat bulamadık…

Şu yaşıma geldim; yeni tanıştığım hiç kimseye adını sormadım o da sormuyorsa saatlerce konuşabileceğimizi tahmin ediyordum. Nedir insanın konuşabilmesi; yediğinin içtiğinin yanında kalıp, görüp okuduklarını, izlediklerini ya da içinde bulunduğu fani dünyada günlerini nasıl geçirdiğini anlatması mıydı?

Çok zor bir durumla karşı karşıyaydım. Tanışalı daha bir saat olmamış konuştukça dünyanın altını üstünü getirmeye başlamıştık. Dilimiz birleşti… Eğer, karşınızda bir anda hoşunuza giden bir kadın varsa;sevişmekten daha önemli oluyordu iki dilin üzerine yapışmış ıslak kelimelerle düğümlenmesi.

Anlaşmak bu olmalıydı. Gözlerimiz ağzımızdan çıkacak cümlelere,  aklımız konuşup durduğumuz konulara akıp gidiyordu,sahip olduğumuz tenimiz; dolu bir çöp kutusunun kenarına bırakılmış kimin olduğu belirsiz poşetler gibi duruyordu.

“Dilinden geleni ardına koyma!”  diyordum. Bana bakıyordu…

Yaz bitiyor; sonbahar, gecenin içinde dökülecek sararmış kuru yaprakları anıyor, mevsimlerin tapınağında tütsülerini yakıyordu. Gökyüzü, kışın yağacak yağmurun kokusunun provasını yapıyordu. Fesleğenler,çiçek dostlarıyla gelecek yazın planlarını tartışıyordu; öfkelendikçe, kokuları burnumuza kökleri toprağa batıyordu.

“Damağım kurudu” dedi. Ne içebileceğimizi düşündüm…Mutfağa gittim. Peşimden geldi. “Soğuk içmeyelim” dedi. Cezveyi kısık ateşin üstüne koydum. Sustuk. Kahvenin köpürmesini bekledik. Kahve köpürdü. Fincana koydum. Masaya taşımama yardım etti. Kıçımı acıtan sandalyeye oturdum onun da en az benim kadar kıçının acıdığını biliyordum. “Koltuğa oturalım” dedim. Kahvesini dilinde gezdiriyordu; “Yok böyle daha iyi, biraz sonra gideceğim” dedi. “Kıçımın acımasına günlerce katlanabilirim, yeter ki gitmesin!” diyordum, duymadı.

Kahve tadının kelimelere bulandığı dilini öpersem… Böyle bir şey yaparsam…

Tanışalı üç saat olmuştu, bir daha benle konuşmayabilirdi. Vazgeçtim. Kahvemiz bitiyor konu konuyu açıyordu. Soğuk bir şey içeceğimi söyledim. Dolapta kalan son birayı paylaşabileceğimi sordum. İçmek istemedi, ısrar etmedim. Bir kaç dil bildiğini söyledi. Gözlerinin içine baktım. Günlerdir sakladığım üç küçük mum yanmak için fırsat kolluyordu. Kim için yanacaktı bu küçük mumlar? Sohbetiyle kendine hayran bırakan taşradan sıkılmış iki insan için dem tutabilirdi?

Bu huyumu hiç sevmiyordum, neye heyecanlandığımı bilmiyordu, ona heyecanlanıyordum, söze heyecanlanıyordum… Konuşmuyordum, divane olmuştum bilmiyordu, dilimiz bedenimizden ayrılmış üzerimizde egemenliğini çoktan kurmuştu. Sözünü yine kestim, odaya koştum. Elimde duran renkli üç mumu kahve fincanlarının arasına koydum. Mumun alevi titredikçe heyecanım artmaya başladı. Dilimiz mi yorulmuştu?Sustuk…

“Nick Cave mi, Leonard Cohen mi?” diye sordum.

“Leonard Cohen” dedi.

“Nick Cave” dedim.

Gülümsedik. Usulca sokuldum. Dudaklarını kavradım. Dilindeki kahve tortularını, kelimeleri saatlerce öptüm. Şaşırmıştı. Adını sordum; “Gidiyorum” dedi.

Park

Onur Akbudak

Sabaha kadar gözünü kırpmadı. Uyumak için duş aldı, yatağına girdi gözlerini kapattı.  Aklını meşgul eden onca değersiz soru, bir türlü rüyalar alemine kavuşup gitmesine izin vermiyordu.

Yatağından kalktı. Odanın içinde volta attı. Adımları odaya dar gelince dış kapının önünde duran sokakta aldı nefesini.

Gecenin tam üçü… Ortalıkta devriye gezen polisler dışında kimseleri göremedi. Sonra, açlıktan mideleri karınlarına yapışmış birkaç evsiz kedi köpeğin sokak ortasında burunlarını yemek sandığı her şeye soktuğunu gördü.

Sarhoş, saçı sakalı birbirine karışmış,gece boyu süren eğlencesinin apansız bitişi hoşuna gitmemiş, göz göze gelse, onu oracıkta öldürebilecek kadar güce sahip olan delikanlı, elinde bira kutusuyla yanından geçerken; açık olan bir tekel bayisinden birkaç bira ya da farklı içkilerden alırsa, eve dönüp kavuşamadığı rüyalarına özlemle sarılabileceğini düşündü.

Uzun sürmeyen bir yürüyüşün ardından önüne çıkan ilk tekel bayisine girdi. Üç bira, bir paket kısa Samsun alıp tekrar evinin yolunu tuttu.  Park yazısına devam et

Oyunbaz *

Mehmet Erikli

İncecik, pamuk ipliğine sarılı halde şehre düşen yağmur tanelerinin kokusunun yolda yürüyüp giden herkesin tepeden tırnağına kadar sinmiş olması Lemi’yi çok heyecanlandırırdı. Aslında onun heyecanı, tutkusu ve mutluluğu şimdi içinde bulunduğumuz sonbahar mevsimindendi. Sonbahar onun nazarında yaprakların sarartısı değildi. Çok önceleri çocukluk arkadaşlarıyla yazın buharlaştırıcı sıcağında kâh denize girip, kâh bisiklet üzerinde pür neşe gezip dolaşırken güz mevsimine ve onun kasvetli havasına ondan başka özlem duyan yoktu. Çocukluğunu küçük bir kasabada geçirmiş olan Lemi eline aldığı her nesneyi hayalleri içine sokabildiği ölçüde oyunlarına dahil edip onları olduğundan başka görünümlere, kimliklere sokmayı çok severdi. Oyunbaz * yazısına devam et

yoldan (paris/clermont-ferrand treni)

“Biri”nin “kimse”ye, “kimse”nin “biri”ne dönüştüğü an. Sihirli bir tren. Yolculuk. Başını cama yaslamış bakıyorsun. Aklına bir öykünün ilk sözcükleri dizilmekte. “Seni unutmak için dünyanın bütün kitaplarını okuyacağım.” Bir yandan da “Mümkün mü?” diyorsun, Birini kimseye çevirmek için kaç kitap, kaç yaşantı, kaç “biri” gerek?

Derken yolculuk bitiyor, trenden iniyorsun. Gözlerin yorulmuş. Bilmediğin sokaklar canını sıkıyor, haritaya bakmak istemiyorsun. Rastgele yürüseydin eninde sonunda hedefine varırdın. Ama yürüyemedin. Öylece kaldırıma yığıldın. Başın dönmüş, uykusuzluktan, etrafında dilini anlamadığın bir kalabalık. Kısacık, beyaz saçlı bir kadının parmakları uzanıyor, tutuyorsun. Yarım saat sonra bir lokantanın arka bahçesinde, elinde şarap oturmaktasın. Gitmen gerek ama yapamıyorsun. Kadının yalnızlığı yüzüne vuruyor. Sana yardım etmeye ihtiyacı var. yoldan (paris/clermont-ferrand treni) yazısına devam et

café allongé / fincan kırığı

“Çat!”
Yerde iki parça. Suçlu, paltomun köşesi. Hayır, aslında benim. Al işte. Sen saatlerce tek kahveyle pencere kenarına kurul, kalkarken ince kenarlı fincanı ortasından ayır. O ana kadar her şey ne kadar iyi gidiyordu. Kafenin uyuyan güzeliydim. “Bırakın madam, biz toplarız önemli değil!” Şimdi böyle der, çıkar çıkmaz arkamdan konuşurlar.

Yer: Montmartre. Sırt çantamda defter, dizüstü bilgisayar ve geçen günlerden kalma sayısız ıvır zıvır dolaşıyordum. café allongé / fincan kırığı yazısına devam et

Afakanus

Her şey görülmemle başladı.

Yapış yapış bir yaz günü saatler kapış kapış giderken tıpış tıpış indiğim meydanda önce manav Yunus bağırdı:

“İşte orada!”

Kim?

Ben.

Tipitip çiğneyen tikli tilki.

Dört başı mağdur dünyalı.

Birkaç kişi toplandı. Karşıma geçip bakım bakım baktılar.

Kaçtım ordan. Ne yapaydım ya? Ham yapacaktı manav Yunus beni. Yunus beni sen neyledin? HamHam böceği seni!

Bir boşluk bir boşluğa teyellenirmişcesine kaçtım.

Eyerli atları yellenen, yellendikçe dellenen bir Red Kitimsi göründü uzakta. “Yakalarım,” dedi. Sonra ekledi: “Ha!” Çevirip dururken kemendini, boşluğa bırakıverdi kendini. Konserve kahkahası dolaştı kulak zarlarımda.

Nefis Nefise nefsine hâkim olamayıp nefes nefese haykırdı pencereden:

BİZ NİYE NEŞESİZİZ!

Mahalle maaile peşimdeydi.

Sonra bir devanası peydah oldu. Elinde topuklu terlikleri düşeyazayaza üstüme koşuyordu.

Boy boyladı, soy soyladı, devanası boy aynasına bodoslama tosladı.

Ordan. Da. Kaçtım. Koştum. Koştum. Muştum. Yokuştum. Piştim. Düştüm. Kalktım. Durdum. Sürekli. Vallahi. Diyen. Adamlara. İnandım. Benim. Adım. Afakanus. Ben. Adamı.

STOP!

Kerem Işık

Akşam Pazarı

Papyon Tayfun Türkkan

Gidişlerde insanlar, gelişlerde.
İstiridye kapanıyor birazdan kendi içine.
Bir şarkı gibi başlıyor;
bir öyle bir böyle…
buradaki biz değiliz,
diyecek O,
ne de olsa bir şarkı gibi işte,
O da bitecek, Güneş saklanınca;
Evine bir file ile dönecek elinde,
aslında hayatı da o filenin içinde,
O bunu hiç bilmeyecek
bilse yüklem gidecek, cümle düşecek yani.
Akşam Pazarı yazısına devam et

Nereden Tanıyorsun

Kadir Aydemir

Ona olan sana da oldu. Gözbebeklerin büyüdüğünde, iç içe geçen şeffaf halkalar birleştiğinde, gözkapakların büyük bir gürültüyle kapandığında hissettin. Gözlerinin rengini nereden tanıyorsun? Gülüşünü? Dişlerinin ağzındaki dizilişini? Uzaklara bakıyorsun, bir şeyler düşünüyorsun, “Nereden, ey Tanrım nereden…” Bilmiyorsun. O konuştukça, sesini avuçlarına alıp eğiyorsun. Parmaklarının bulutları dağıtışını izliyorsun. Hoşuna gidiyor büyüler yapması. Saçları boynuna dolanıyor ve tüm vücudunu kaplıyor. Bir gülümseme yerleşiyor dudaklarına. Gece olmak üzere, kuşlar tüneklerinden çıkıp boşlukta kanat çırpıyorlar. Tuttuğun eli daha da sıkı kavrıyorsun. Bu duygunun sözcüğü yok. Oysa dakikalar geçiyor. Dakikalar, saniyeler, saliseler… Zaman yok oluyor. Suya dönüşüyor elleri birden. Damla damla eriyor gözlerinin önünde… Buz sevgiline acıyla bakıyorsun, o ise akıyor denize doğru. Ağlamaya başlıyorsun… Kalbinin tuzu onun tadına karışıyor…

Artık kim ayırabilir ki sizi; yaklaşan fırtına mı, güneş mi?

Yoksa su içmek için toprakta ilerleyen bilinmez kökleri mi yaşlı dut ağacının?

DANS, NEDEN TEK KİŞİLİKTİR

Ümran Ersin

Evinin bulunduğu sokağa ne zaman gelmişti? Hiç ayırdında değildi. Soluk soluğaydı adımları. Tabanlarının her biri, eski zamanlardan kopup gelen birer körük. Yavaşlamaya başladı. Körük de hızını azalttı.

Apartman kapısından beşinci kata doğru, dar merdivenleri otomatiğin cılız ışığında zar zor seçerek çıkarken, her kata ulaştığında, üzerinden bir şeyleri de çıkarıp atmaya başladı; kimi zaman, öğlen dinlediği bir haberi, üst kattaki yaşlı ev sahibinin kira için ettiği dırdırı, kimi kez sevgilisinin surat asmasını, bankaya olan kredi borcunu, annesinin sorularını… DANS, NEDEN TEK KİŞİLİKTİR yazısına devam et

ANİDEN HİKÂYE

Ahmet Büke


Geriye kalan rüzgârıydı.

Kapı usulca açıldı. Menteşeler gevşedi, gerindi, yeniden gıcırdadı. Ahşap kasanın bilinmez, bilinse de görünmez tenhalarında tembel burunlarıyla uyuyan kurtlar kendilerine gelir gibi kımıldadılar.

Büyük ve yıldız kenarları yanan ışığın ardından beyaz, uzun elbisesiyle göründü.

Çıkageldi.

ANİDEN HİKÂYE yazısına devam et