Etiket arşivi: kısa öyküler

Gökçe ispi Turan’dan yeni öykü kitabı: “Güve Yeniği”

guve_yenigiAllah’ın cezası bir güve ince ince kemiriyor hayatımızı. Yine de sinsi ısırıklarının acısını hissetmiyoruz ne hikmetse. Ne zaman ki ardında şekilsiz ve çirkin bir iz bırakmaya başlıyor, işte ancak o zaman ayılıyoruz başımıza gelenlere. Birbirinden farklı yirmi kadın… İşçi, süslü, eş, komşu, reklamcı, dost, katil, kraliçe, anne, gezgin, metres, dul, yazar, bekâr… Ne acayip şeylerle tanımlanabiliyor kadınlar değil mi? Şimdi sana zahmet şöyle geriye doğru iki adım açıl ve bir daha bak onlara! O mesafeden kim bu hikâyelerin ortak güvesi bilebildin mi?

Gökçe İspi Turan, iki romanın ardından bu kez öyküleri ile sahnede. Bu kadınlarla gülecek, bu kadınlarla ağlayacaksınız. Bazen onlara hak verecek, bazen onlardan intikam alacaksınız. Belki de onlardan biri olduğunuzun farkına varacaksınız.

Rahibe işi örtü elinde, öylece kalakalmıştı Arife. Kendi elleriyle yaptığı eskitme sandığı alt tarafı bir aydır açmamıştı ve işte olan olmuştu: Koca bir güve yeniği! Birkaç örtüyü art arda açıp örtü katili o şerefsiz güveyi görmek istedi. Sonra vazgeçti. Olan olmuştu. Allah belasını versindi, kaderin de… güvenin de…

Eskitme sandığı kapatıp yatağına doğru yürüdü. Bazanın altına kaldırdığı, kenarı dantelli çarşafta da delikler buldu. Dangur dungur bir sesle bazayı kapadı. Enteresandı. Şu an nefesinin kesilecek gibi olması gerekiyordu… Niye olmuyordu?

Kadir Aydemir’in “Sonsuz Unutuş” kitabı üzerine bir okur değerlendirme yazısı

SONSUZ UNUTUŞ” ÜZERİNE / Gözde Kazmanoğlu

Baştan söylüyorum yazar, mayalanmış anılarından unutuş poğaçası yapmış bu kitapta. Çayınızı alın ve sıcacık poğaçaların lokma lokma tadını çıkarın. Aman dikkat, diyeyim yanmayın.

İçerisinde yaşlılığın kıyısından bir öykü de bulunmakta, ömrü uzun olan her varlığın kendine ait bir anlatım dili var mıdır? Okuyun görün diyorum.

Son şarkı” isimli kısa öykü ile durağan yaşama mikroskopla baktırıyor, yazar. “Çapari” adlı öyküde ise empati kayığına biniyorsunuz.

Korkunun kaygıyla birleştiği noktada “Şair” adlı öykü ile karşılaşıyorsunuz. Beklemenin kovuğundan yaşama bakıyorsunuz. sayfa 29’da soğuk bir uykuda yer alıyorsunuz.

Masal tadındaki “Kuyudaki Kadın” gitmek istediği yere ulaşıyor mu? Yolculuk nerede sonlanıyor? Cevapları satır aralarında. 

Devamını okuyun

“Yitik Öykü” kitabı yayına hazırlanıyor. Katılım şartları ve genel bilgi #YitikÖykü

"Yitik Öykü" bir kısa öyküler kitabı. Editörü @yitikulke

2014'ün Ocak ayında Yitik Ülke Yayınları'ndan çıkacak. Katılım herkese açık.

Kitaba katılmak için Twitter'da #YitikÖykü hashtag'ini (ana başlığını-etiketini) kullanarak mikro öykünüzü kaleme alabilirsiniz.

Yazdığınız yaratıcı metin size ait ve başka herhangi bir yerde yayımlanmamış olmalıdır. Öykü 1 tweet uzunluğunda olmalıdır.

Lütfen @yitikulkeyayin adresli Twitter hesabımızı takip ediniz. Kitaba seçilen öyküleriniz hakkında size DM (direkt mesaj) yoluyla ulaşılacak.

Son katılım tarihi 1 Eylül 2013 Dünya Barış Günü'dür.

YİTİK ÖYKÜ kitabının geliriyle fidanlar alacağız ve hep birlikte gidip bir kardeşlik ormanı kuracağız. İlginize teşekkürler.

Yitik Ülke Yayınları www.yitikulkeyayinlari.com

“Sonsuz Unutuş” Öykü Okurlarını Bekliyor

Yitik Ülke’nin, “80’lerde Çocuk Olmak” ve “90’lar Kitabı”nın yaratıcısından: “SONSUZ UNUTUŞ”

 

Edebiyatımızda kısa öykü türünü sevenler için yepyeni bir kitap çıktı. Kadir Aydemir “Sonsuz Unutuş” adlı kitabında 38 kısa öyküsüne yer veriyor, okuru benzersiz bir dil ziyafetine davet ediyor… Aydemir daha önce “Cunda Öyküleri”, “Ekşi Öyküler”, “Bozcaada Öyküleri”, “Olimpos Öyküleri” gibi kitapları hazırlamış, son zamanlarda da oldukça fazla ilgi gören “80’lerde Çocuk Olmak” ve “90’lar Kitabı”nı projelendirip yayımlamıştı.

“Sonsuz Unutuş”, kurulduğu 2000 yılından beri binlerce okura sesini duyuran, özellikle son yıllarda sosyal medyada ve ürettiği katılımcı kitaplarla adından sık sık söz ettiren Yitik Ülke’nin ( www.yitikulke.com ) ve Yitik Ülke Yayınları’nın yaratıcısı Kadir Aydemir’in “Aşksız Gölgeler” adlı kitabından sonra yayımlanan ikinci öykü kitabı… Rüyayla gerçeğin, uykuyla uyanışın, yalnızlıkla aşkın birbirine karıştığı büyülü, fantastik kısa öyküler… Şiirin gücüyle kaleme alınmış düşsel yolculuklar, kaçış ve karşılaşmalar… Edebiyatı özleyenler için bir bilet, sadece gidiş…

Bir şeyleri unutmanın yanında hatırlamanın da sorgulandığı bu kısa öyküleri seveceksiniz. Aşk, ölüm, yalnızlık ve ayrılık üstüne yazılan öykülerden oluşan “Sonsuz Unutuş”, tüm kitapçılarda okurunu bekliyor.

***

“Bir çiçek gibi hissediyorum kendimi. Kopmuş yeşil bir çiçek. Düştüğüm yerde kök salabilirim belki ama bir daha asla açmayacağım. Bunu biliyorum. Birazdan bavulumu sessizce toplayıp parmak uçlarımda yürüyerek odanın ağır kapısını çekeceğim. Ya da burada, bu sıcak yorgan altında onun zehriyle biraz daha kıvranabilirim. Her öpüşünde biraz daha akıttı o zehri içime. Her sözcüğüyle ben adeta o heykelle yer değiştirdim. O, kendisine sunulan özgürlüğü doyasıya yaşıyor her bedende, her gülüşte. Ben… neden toparlayamıyorum bilmiyorum… Çelişkiler… Korkular… Bir erkek ne kadar çaresiz duruma düşebiliyormuş meğer. Aşk bunu yapıyor.”

Sonsuz Unutuş, Kadir Aydemir, 80 sf, öyküler, Yitik Ülke Yayınları – Mayıs 2012 

CEVAT VE ÖTEKİ YÜZLER

Gözlerini, bir şişip bir inen yelkenlerin üstüne dikti.  Her halinden belliydi asabı bozuk olduğu. Ve mırıldandı “şimdi asabı bozuk bir adam gibi gelir akşam…” diye. Oysa düpedüz kendisiydi akşam! “Körlüğün sökük ceplerini andırıyor bu hayat!” diye mırıl mırıl konuşup kendini ve daha çok çevresindekileri rahatsız etmeye devam etti. Mavi kanatlı da yaşam arzularına mil çekilmiş gibi hayatsızdı. Aklına, gençliğinde balık tuttuğu zamanlar geldi. Öyle bir anda çıkagelmedi. Adeta zorla çekip, yaka paça aldı tozlanmaya bile değmeyecek balık tutma anılarını. Aklının bir o köşesinde bir bu köşesinde çevirip durdu sonra. Gençliğinde severek yaptığı bir tür alışkanlık da diyebileceğimiz durumları şimdi ellisine basmakla basmamak arasında kalmış ve bu yüzden yeni tanıştığı insanlara yaşının hep kırk dokuz buçuk olduğunu söylemeyi uygun gören Cevat böyle gün aşırı aklının sağında solunda önünde arkasında çevirip çevirip dururdu. Böyle sürekli eskimiş zamanlara doğru yol alıyordu içi. Ama unutkanın biriydi gerçekte. Bugün sahil boyunca parmaklarının uçlarına değin kara sular indirecek kadar yürüyecekti besbelli. Sigarayı bıraktıktan sonra sinirleri daha çok tetikteydi birçok durum ve olay karşısında. Böyle uzun uzun sahil yürüyüşlerini de sigarayı bıraktığının ertesinde başlatmıştı. Kendisine kimseleri yakın görmezdi. Eşini kaybetmişti. Çocuklarını da… Ne ateşli çemberlerden geçmişti, ne de içini yıkayan nehirlere yüz sürmüştü. Hep “Hayatın doğasında zor da var rahat da…” demeyi alışkanlık haline getirmişti. Hala yürüyordu. Yelkenliler birer ikişer geçip gidiyordu önünden. Yığılmış faturalar, ev kirası, birikmiş borçlar, sürekli geciken maaşı (ama artık emekliydi) hiç aklına takılmadı bu yürüyüş esnasında. Sadece eski zaman artıklarına takılıp kaldı aklı. Bir de bir başınalığına yakındı! Bugün de böyle geçecekti geçmesine ama o yine eve vardığında kendi yüzüyle hesaplaşacaktı. Yine yatağının bir köşesine oturup ( evinde oturacak birçok koltuğu olmasına rağmen) -sanırım rahat olduğundan-  kendisine ne kadar yabancılaştığını yine kendisine soracaktı. Başkalarını da sorup, kendi yüzünün astarı sökük hali içinde onları cevaplamaya uygun bir dil arayacaktı. Ama onu en çok huzursuz edecek olan şey bugünün de çok çabuk bitecek olmasıydı.

 

Ertesi Sabah

 

Yatağının iç gıcıklayıcı yay orkestrası eşliğinde sabaha uyandı. Onu uyandıracak, kurulmuş bir saat yoktu. Aslında takvimsiz ve saatsiz yaşar olmuştu emekli olduğundan bu yana. Sanırım nohut taneleri sayıyordu. Otuzuncu nohuttan sonra bankanın yolunu tutuyordu. Bazen birkaç tane fazladan atıyordu işi garanti altına almak için. Yatağından doğrulurken “keşke biraz keman sesine yakın düşse şu çıkan lanet ses.” diye iç geçirdi. Böyle manasız şeylere iç geçirip dura dura yakında kendisi içi geçmiş bir adam olarak yankılanacaktı sala diye!

Ben çok ruhsuz bir adam mıyım şimdi? Hayatımda kimseler yok. Delindikçe deliniyorum, delirdikçe deliriyorum. Sonum şerre yakın bir yerde çadır kuracak kesinlikle. Yahu ben ne kadar bedbaht ne kadar uyuşuk ne kadar sümüklü böcek hızında yaşayan bir adamım böyle! ( Her gün sahil boyu ayaklarına kara sular inene kadar yürüdüğü aklına genince “yok yok salyangoz gibi değil de hani uyuşuk bir tazı gibi olabilirim” dedi) Aslında bu da pek uymuyordu onun ruh dolambaçlarına. Teşhisi, mümkün olduğunca çıkmaz sokaklara sürüklenmiş bir hastalığın keskin ağzında çırpınıyordu. Şimdi hastaneye çıkıp gitsem ve üzerimdeki, beni olduğum yere mıhlayan ve beni buhranlara iten olumsuzluğun reçetesini alsam. Sonra eczaneye gidip, bir poşet dolusu parfüm, temizlik malzemeleri, diş fırçaları, diş macunları ( renk renk, meyvelisinden, nanelisinden ) alıp çıksam ve reçetedeki ilaçları almamış olduğumu eve on adım kala fark etsem, suç benim midir yoksa eczacının mı? Offf…. İçimdeki ve sizin oradan göremediğiniz dışımdaki yalnızlık benim başucu hastalığım olarak tescillense hiç yadırgamam. Bendeki yalnızlık, tozun bile konaklamadığı bomboş odalar içinde bir başına kalmak ( birkaç koltuğu görmezden gelirseniz) dünyadan tasını tarağını toplayıp göçen insanların köy alanlarındaki artık adımları, ya da iğne ucunun bile yer bulamayacağı bir kalabalık içerisinde kendinle yüzleşmek değildir. Bendeki yalnızlık, hiçbir şeye sığmayacak kadar kendisidir!

Böyle kendi kendine akşamüstlerine kadar konuşup durdu Cevat. Ne var ki Sahile yürüyüşe de çıkmadı. Şaşılacak şey. Biraz sonra evin içinde bir savaş telaşı başlayacaktı. Pencereden aşağıya atılan televizyon buna işaret ediyordu. Derken, pencereden tekli koltuğu güç bela geçirip aşağıya doğru sallandırdı. İnsanlar geçiyor mu geçmiyor mu hiç umurunda değildi! Komşuları, sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi oralı olmadı.  Onlar galiba buralı da değildi! Belki de onun bu hallerine alışmışlardı. Yine de komşulardan biri polisi aramış olacaktı ki siren sesleri mahallenin girişinden itibaren duyulmaya başladı. İyi de bu kadar gürültü yetiyorken bu sirenlerin cıyak cıyak çalınması da ne? Duyan da çatışma olmuş ya da bir cinayet ihbarı alınmış zannedecek! Aslında cinayet mahalline de sessiz sedasız gidilmeli değil mi? Orası aynı zamanda bir taziye evi ya da mekânı olarak görülebilir çünkü. Polis sirenlerini duyan Cevat hiç telaşa kapılmadan ama yavaş da davranmadan eline aldığı ( nereden bulduğu muamma) gaz bidonunu odadaki, dışarıya atamadığı ikili koltuğun ve yayı fırlamak üzere olan bir çekyatın üstüne döküverdi. Biraz da yatağına döktü ve üst üste on çöp kibrit çaktı. İlk dördü başarısızdı ama kalan altı kibrit gazın aleve akraba olan, çabuk tutuşan özelliğiyle parlayıverdi. Kara bir duman kapladı evin içini. Dumanlar boşluk bulduğu her delikten hınçla dışarıya doğru savruluyordu. İşte bu an komşular da tedirgin oldular ve umursamazlıklarını askılara asıp yangına kulak kesildiler. Ama iş işten geçmişti. Cevat odanın orta yerine yığılıp kalmıştı yoğun dumandan. Daha alevlere değmeden ölmüştü. Polisler aşağıda mahalleliyi sakinleştirmeye çalışırken apartmandaki diğer insanlar hızla dışarıya çıktılar. İtfaiye gelse bile bu acı, kimsesiz bu adamcağız için paylaşılmayacaktı. O somurtkan mahalleli sadece acıyacaktı Cevat’ın düştüğü bu sona! Ve itfaiye ne kadar su sıksa da dinmeyecekti bu acı. Kimilerine göre bir günlük korku ve telaş da denilebilir!

Mehmet Erikli

 

yoldan (paris/clermont-ferrand treni)

“Biri”nin “kimse”ye, “kimse”nin “biri”ne dönüştüğü an. Sihirli bir tren. Yolculuk. Başını cama yaslamış bakıyorsun. Aklına bir öykünün ilk sözcükleri dizilmekte. “Seni unutmak için dünyanın bütün kitaplarını okuyacağım.” Bir yandan da “Mümkün mü?” diyorsun, Birini kimseye çevirmek için kaç kitap, kaç yaşantı, kaç “biri” gerek?

Derken yolculuk bitiyor, trenden iniyorsun. Gözlerin yorulmuş. Bilmediğin sokaklar canını sıkıyor, haritaya bakmak istemiyorsun. Rastgele yürüseydin eninde sonunda hedefine varırdın. Ama yürüyemedin. Öylece kaldırıma yığıldın. Başın dönmüş, uykusuzluktan, etrafında dilini anlamadığın bir kalabalık. Kısacık, beyaz saçlı bir kadının parmakları uzanıyor, tutuyorsun. Yarım saat sonra bir lokantanın arka bahçesinde, elinde şarap oturmaktasın. Gitmen gerek ama yapamıyorsun. Kadının yalnızlığı yüzüne vuruyor. Sana yardım etmeye ihtiyacı var. Devamını okuyun

café allongé / fincan kırığı

“Çat!”
Yerde iki parça. Suçlu, paltomun köşesi. Hayır, aslında benim. Al işte. Sen saatlerce tek kahveyle pencere kenarına kurul, kalkarken ince kenarlı fincanı ortasından ayır. O ana kadar her şey ne kadar iyi gidiyordu. Kafenin uyuyan güzeliydim. “Bırakın madam, biz toplarız önemli değil!” Şimdi böyle der, çıkar çıkmaz arkamdan konuşurlar.

Yer: Montmartre. Sırt çantamda defter, dizüstü bilgisayar ve geçen günlerden kalma sayısız ıvır zıvır dolaşıyordum. Devamını okuyun

Bıyıklı

Radyolu saat çaldı, Bıyıklı Bey uyandı. Tüysüz kolu yün yorganı sarsarak çıktı, saate uzandı. Yetişemedi. Yastığın altında erik burnu sıkıntıyla oynadı. Odadan derin, hırıltılı bir nefes çekti. Titredi oda, duvarlar birbirine yanaştı, lekeleri perdelere bulaştı. Dolabın kapağı şaşkınlıkla yere düştü, kirli çoraplar yatağın altına sıvıştı. Neyse ki çektiği havayı tam zamanında bıraktı da, her şey eski haline kavuştu, oda odaya, kapı kapıya dönüştü. Radyoda sarışın şarkıcı, olanlardan habersiz, terk ettiği âşığının ardından kıvrak nağmeler döktürüyordu. Sırıttı Osman, topuklardan yükselen tığ gibi bacaklar bıyığını burdu ama şarkıyı duyunca fena bozuldu.

“Ulan daha sabahın körü be, tövbe tövbe…” Devamını okuyun

Hayat Bu

Kimi zamanlarda, sabahın kör hali içine uyanmış olsak da rüyalarımızı yarım bırakmış uyanıklığımızı uyuşturmak ister gibi rüyalara o kesildiği yerden devam etmek isteriz…

Gecenin bir yarısında uykunun, insanı o çok defa gevşeten rahatlığından önce rüya görmek istemenin arzusu göz kapaklarımızı çekiştirip durur. Şahin bey de rüyalara susayanlardan biriydi bu gece. Hayatının o çok tantanalı hali, onu fazlasıyla yoruyordu. Kendisini, iş temposundan güç bela sıyırıp yakası, paçası dağılmış bir vaziyette evinin o ruhunu rahatlatan huzuruna bırakıyordu. Bir bankada veznedardı. Her gün elinin altından milyarlarca lira geçip gidiyordu. Ne var ki gözünün değdiği bu paraları bir arada asla göremeyecekti. (Eğer ara sıra, daha çok yılbaşı akşamları aldığı milli piyango biletine ikramiye vurmazsa tabii) Milyarlarca lirayı bir arada göremeyecekti ama ailesini geçindirebilecek hatırı sayılır bir maaşı vardı. Neyse şimdi bunları geçelim ve Şahin beyin banka trafiğinden dolayı dönen başını bir an önce evine sokmak istemesindeki o karşı konulamaz arzusuna getirelim sözü. Devamını okuyun

Afakanus

Her şey görülmemle başladı.

Yapış yapış bir yaz günü saatler kapış kapış giderken tıpış tıpış indiğim meydanda önce manav Yunus bağırdı:

“İşte orada!”

Kim?

Ben.

Tipitip çiğneyen tikli tilki.

Dört başı mağdur dünyalı.

Birkaç kişi toplandı. Karşıma geçip bakım bakım baktılar.

Kaçtım ordan. Ne yapaydım ya? Ham yapacaktı manav Yunus beni. Yunus beni sen neyledin? HamHam böceği seni!

Bir boşluk bir boşluğa teyellenirmişcesine kaçtım.

Eyerli atları yellenen, yellendikçe dellenen bir Red Kitimsi göründü uzakta. “Yakalarım,” dedi. Sonra ekledi: “Ha!” Çevirip dururken kemendini, boşluğa bırakıverdi kendini. Konserve kahkahası dolaştı kulak zarlarımda.

Nefis Nefise nefsine hâkim olamayıp nefes nefese haykırdı pencereden:

BİZ NİYE NEŞESİZİZ!

Mahalle maaile peşimdeydi.

Sonra bir devanası peydah oldu. Elinde topuklu terlikleri düşeyazayaza üstüme koşuyordu.

Boy boyladı, soy soyladı, devanası boy aynasına bodoslama tosladı.

Ordan. Da. Kaçtım. Koştum. Koştum. Muştum. Yokuştum. Piştim. Düştüm. Kalktım. Durdum. Sürekli. Vallahi. Diyen. Adamlara. İnandım. Benim. Adım. Afakanus. Ben. Adamı.

STOP!

Kerem Işık