Etiket arşivi: nihat ateş

Nihat Ateş’in yeni şiir kitabı “Akla Çarpan” üzerine – Enver Topaloğlu

İyi ki Şiirin Sokak Çocukları Var… / Enver Topaloğlu

Şiir yayınıyla ilgili sorunlar, engeller malum. Ünlü şairlerin kuşaktan kuşağa aktarılan ve yayınevinden yayınevine dolaşan kült yapıtları dışında şiir kitapları okurla pek kolay buluşamıyor. Özellikle yeni şiir kitapları akıbeti daha baştan belli olarak yayımlanıyor. Artık kanıksanmış durumda: Yeni bir şiir kitabı eğer büyük sermaye gruplarına bağlı yayınevlerince basılmamışsa okurunu arama serüveni daha başlamadan bitiyor. Dağıtımcı engellerini aşıp da kitapçılara ulaşırsa oralarda da kaybolup gidiyor; “raf ömrü”(!) hakkı bile tanınmadan.

Devamını okuyun

#Şiir dizimizin 3 yeni kitabı çıktı, şiirseverlere önerilir – #kitap #edebiyat

YİTİK ÜLKE YAYINLARI’NDAN 3 YENİ ŞİİR KİTABI 

Kitap yayıncılığına 1997’de şiir dergileri çıkaratarak adım atan Yitik Ülke Yayınları, şiir okurları için 3 yeni şiir kitabı daha yayımladı.

Şiir kitaplarını yaşatmak ve okuma kültürünü yaymak için çabalayan yayınevini Twitter üzerinde @yitikulkeyayin adresli hesaptan da takip edebilirsiniz.

Yeni kitaplar şöyle:

– Uğur Aktaş “Kendi ile Ben”

– Enver Topaloğlu “Aşk Kayıtları”

– Nihat Ateş “Akla Çarpan”

Kitaplar tüm kitapçılarda ve D&R kitap şubelerinde incelenebilir; aradığınız eser şiir rafında yoksa kitapçınızdan özel siparişle “Punto Kitap Dağıtım” şirketi aracılığıyla istenebilir.

Nihat Ateş’ten 10 yıl sonra yeni bir #şiir kitabı: “Akla Çarpan”

nihat ateşAkıl sadece felsefenin ve bilimin dilini, sanat sadece duyguların dilini mi meydana getirir? Bu soruyu sormak bile estetiğin, felsefenin ve bilimin işi midir? Sanat da bu sorunun peşine düşebilir mi? “Akla Çarpan” bu türden soruların peşine kuytu kütüphane raflarıyla bağdadi duvar arasında aklını ele geçirerek düşüyor.

Estetiğin, felsefenin ve bilimin sorduğu sorulara kendi yöntemlerine göre yanıt vermelerini bekleriz, sanattansa böyle bir yanıt ummayız. Belki aradaki tek fark da budur. “Akla Çarpan” çocuk aklından, tanık olduğu tarihten devrime uzanacak bir mücadelenin izlerini sürüyor. Bunu, geleceğe yürüyen insana tanıklık etmeye çalışarak yapıyor şair.

Bir aklın alabildiği halleri okuyunca çok şaşıracaksınız.

Tarık Günersel’in dediği gibi: “Akla Çarpan gönle de çarpıyor…”

 

“İnsan Bu” Sitesi Yayın Hayatına Başladı

insan buwww.insanbu.com adresli "İnsan Bu" sitesi yayın hayatına merhaba dedi. Siyaset, kültür ve felsefe ağırlıklı sitede haberler de önemli bir yer tutuyor. Yazar Kaan Arslanoğlu editörlüğünde yayın yapan sitenin yazıişleri ekibi oldukça nitelikli isimlerden oluşuyor. "İnsan Bu"nun temel yayın sloganı ise "Yavaş düzgündür, düzgünse hızlı."  Siteye başarılar diliyoruz.

Şair Rıfat Ilgaz’ın “Çengelköy’de Temmuzlar” Şiiri Üzerine

BİR “HAZ NESNESİ” OLARAK ŞİİRE KARŞI RIFAT ILGAZ’IN “ÇENGELKÖY’DE TEMMUZLAR” ŞİİRİ (*)

Nihat Ateş
Piyasanın Sanatı

“Gerçekçi şiir”in ve sanatın en önemli ve güçlü yanlarından biri, burjuva sanat anlayışının zaman içinde evrilerek geldiği bugünkü noktada “sanat eserine” bir “haz nesnesi” olarak bakmasına verdiği yanıttır. “Zaman içinde evrilerek” diye vurgulamamdaki kasıt, onun feodalizmden koparak kendini bir sınıf olarak ortaya koymaya başladığı dönemde “sanat eserine” bugünkü gibi bir “haz nesnesi” olarak bakmadığını vurgulamak için. O da sanatı yeni değerlerinin ortaya konmasında ve savunulmasında bir “araç” görmüş, sanata sınıfsal bir işlev yüklemiştir. Elbette eşitlik, özgürlük, kardeşlik idealinin, neye, kime, nasıl eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olduğu sorusunu sanat doğası gereği çok geçmeden sormaya ve bu işlevini sorgulamaya başlamıştır. Sanatın bu “tehlikeli” eğiliminin hemen farkına varacak olan burjuvazi onu kendi içine hapsetmenin de “estetik” yollarını bulmakta gecikmeyecektir. Özellikle en önemli aracı “piyasa” olan bir sistemde bunu gerçekleştirmek hiç de zor değildir. Piyasanın sorgulayıcı sanat üzerindeki bozucu etkisi sanatçının kapitalizm içindeki en önemli açmazlarından biri olacak, piyasa ile sanat arasında hep bir “tercih” yapmak zorunda kalacaktır. Her zaman olduğu gibi çoğu sanatçı bu baskıya boyun eğdi. Eğmeyenleri ise “piyasa,” sanatı araçsallaştırmakla suçladı. Oysa kendi araçsallaştırmasının üzerinden çok değil yüzyıl bile geçmemişti.

Devamını okuyun

Babil’den Sonra Yaşayacağız

Nihat ATEŞ

“Dil, yaşar. Soluk alıp verir. O da tıpkı insan gibi yere, zamana, mekana göre değişir, gelişir, insanla birlikte devinir”. Diyerek başladığımda bu tümceler bizlere çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Bunun birinci nedeni buna benzer tümceleri daha önce en az binlerce kez okuduğumuzdan, ikincisi ise zaten bunun aksini söyleyen, söyleyebilecek ya da yazabilecek kimsenin olmamasıdır. Öyle ya kim kalkıp artık “dil ölüdür”, devinmez diyebilir. Onun için de sizin “dili yaşayan” bir şey olarak tanımlamanız, aynı zamanda onun başkalarınca “ölü” bir şey olarak tanımlanmış olmasına da bağlıdır. Böyle tanımlayanamayacağına göre de sizin dil için “yaşayan” olarak yazmanız dilin değil de sizin sözünüzün ölü doğmasına yol açar. Aynı şeyleri edebiyatın, daha çok da şiirin bir “dil olayı” olduğunu okuduğum zaman da düşünürüm. Sanki edebiyatın bir dil olayı olmadığını söyleyen varmış gibi “edebiyat bir dil olayıdır” demek de o derece anlamsız gelir bana. Örneğin geçen aylarda Buket Uzuner bir yazısında, “romanın bir ansiklopedi olmadığını” söylüyordu. Nedeni de romandan “bilgi” vermesini beklememek gerektiğiydi. Bunun için de “romanın bir ansiklopedi” olduğunu söyleyenlerin varlığı gerekiyordu. Ben hemen hemen, romanın ilk yazılmaya başlandığı dönemler ve Türkiye’de ilk roman denemelerinin dışında böyle bir iddianın ortaya atıldığını okumadım. Onun için bugün artık Uzuner’in sözü “ölü doğmuş” bir söz olarak kalmaktan öteye gitmiyor. Devamını okuyun

Haftanın Blogu: Sokrates’in Şarkısı

http://sokratesinsarkisi.blogspot.com adresinde yayın yapan nitelikli bir blog "Sokrates'in Şarkısı". Siteyi şair-yazar-eleştirmen Nihat Ateş hazırlıyor. Kültür sanattan politikaya, fotoğraftan aktüel bilgilere dek geniş bir çerçevede yayın yapıyor Nihat Ateş. Şairin şiirleri de bu blogda yer alıyor.

Nihat Ateş'e "Sokrates'in Şarkısı" adlı blogu hangi amaçla açtığını ve bu blogda hedeflerinin neler olduğunu sorduk:

-Sokrates baldıran şurubu içmeden birkaç dakika önceye kadar bir şarkıyı öğrenmeye çalışıyormuş. "Aman" demişler, "Biraz sonra zehri içeceksiniz hiçbir zaman söyleyemeyeceksiniz ki ? Bu şarkıyı öğrenmek ne işinize yarayacak ?" Mağrur ve azametle Sokrates şöyle bir bakmış ve yanıtını vermiş: "Ölmeden önce bu şarkıyı öğrenmeme yarayacak." İşte bugün dünyamızın geldiği noktada öğrendiğimiz her sözcük, her şarkı her bilgi hepimizi bir Sokrates kılmıyor mu? Ama bizim durumumuz Sokrates'ten daha kötü. O öleceğini bile bile şarkıyı öğreniyordu çünkü kendisinden sonra da bir dünya varlığını sürdürecekti. Bizimse böyle bir umudumuz yok. Sokrates'ten farkımız geride bir dünya da bırakmayacak olmamız belki de. Yine de yazıyor, söylüyor, düşünüyor kısacası eyliyoruz. Ama bu eylemlerimiz artık kendimizi var etmek için gerçekleştirdiğimiz eylemler olmaktan çok, baldıran şurubunu bize bugün içirmeye kalkanlara karşı bir direniş odağı olmaya başladı.

 

***

BLOGGERLARA ÇAĞRI

YİTİK ÜLKE'de blog tanıtımları devam edecek. Bloggerlar @yitikulkeyayin adresli Twitterımızı ve facebook.com/yitikulkekitap adresli Facebook sayfamızı takip edin ve bize ulaşın.

Kar Şiirleri * (Kadir Aydemir – Enver Topaloğlu)

 

AYAK İZLERİNİN ŞİİRİ / Kadir Aydemir

Kar yağarken
Doluyor bir boşluk aramızda
Öfkeli bir dal
Ağırlaşıp eğiliyor buzlu geçmişe

Merak etme, hepsi aramızda kalacak
Üşüyen ellerin, denize attığın taş
Ve kılıcı yalnızlığın
Uykumla birleşen saçların bir de

Ah, varamazsın farkına
Kar yağarken bembeyaz
Birden, yaşlandım işte.

***

KARAKIŞIN ORTASI / Enver Topaloğlu

bulutların papatyasından kopan
beyaz yapraklar dolduruyor
ayak izlerinden kalan boşluğu
ne hoş değil mi

gökyüzü yeryüzüne yaklaşıyor
dünyanın iki dudağı
aynı kederi paylaşan ağaçların bile
birbirine yaklaşmadığı kadar

kar yağarken kışın kalbi yok diyelim diye mi
niçin renk değiştiriyor anılar bana sorma
ne diyeceğimi bilemem kar yağarken
düşlerin altında kalıyor bütün ezber

kar yağarken soyunuyor şehrin harfleri
görülüyor ki gerçek çıplakken başka
serçelerin kalbi dururken
tellerde donan
ölü uçurtmaların suçu değil hayat

acının ve yasın sonsuzluğu altında
ey şair ah şair bu karakışın ortası
sevgilim düşmeyen ateşimi ölçüyor üç gündür
kar yağarken kar yağmış olmuyor ki sadece
kar yağarken çocuklar var vanlı
deprem hasarlısı
her sabah
önüne çöktükleri çadırların direği buzdan
ve ayazın elmasını ısırıyorlar bir yandan

ey şair ah şair bu karakışın ortası
kar yağarken sadece
kar yağmış olsaydı keşke

Bir Çöküşten Bir Çözülüşe

Yaşar Kemal

Nihat Ateş

Ölçüt tarihe bakarak konabilirdi. An “tarihsel bir kesit olarak gördüğümüz” süreçleri ortaya çıkaran ilişkilerin çözümlenmesiyle kavranabilirdi. Bugünün romanını, bu kavrayışı verecek bir geçmiş-bugün bağlamında, kesiştiği yerin zaman kipiyle okuyamıyoruz.   “Batılılaşma ve  çöküş Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde eşzamanlı yaşanırken” (Tevfit Çavdar, Türkiye’nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı, Yazılama Yayınevi) henüz elli yıllık bir macerası olsa bile romandan okuyabilmiştik çöküşü ve Batılılaşmayı. Çoğu Cumhuriyeti de yaşamış Osmanlı’nın çöküşüne tanıklığıyla başlayan ve Batılılışmanın “taklidine” olan acımasız eleştirileriyle Doğu-Batı arasında hiç bitmeyecekmiş bir sorunsalı yazınsallaştırabilmiş romancılardı. “Genç Cumhuriyetin ülkücü, aydınlanmacı romancıları Memduh Şevket Esendal’dan, Reşat Nuri’ye, Yakup Kadri’den, Nahid Sırrı Örik, Halide Edip, Reşat Enis, Yaşar Kemal’e kadar ilerici, aydınlanmacı ve gerçekçi bir roman yazmışlardır. Onların romanları inşa halindeki bir toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, ideal olanı göstermeye adanmıştır. (Çöküş Romanları, Papirüs Yayınları, Birinci Baskı 2003) Çöküşü yazmak, arayış içinde olmak değilse nedir? Aydınlanmayı ve özgürlüğü aramak ancak Batı algısı içerisindeyse mi kabul edilebilirdir? Yani “Kurtuluş Savaşı tamamen militarist bir hikâyeyse” (M. Belge, Mesele dergisi, Ocak 2009) “Emperyalizm (de) militarist bir kurgudur.” (Doğan Kuban, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 06.02.2009) Devamını okuyun

Türkiye’de Eleştiri Var mıdır Yok mudur?

Beşir Fuat

Nihat Ateş

Ülkemizde “eleştiri” deyince hep bir yetersizlikten söz etmek alışkanlık halini almıştır Resim eleştirisi mi? Yoktur. Müzik eleştirisi mi? Hakgetire. Edebiyat eleştirisi mi? Var mıdır yok mudur tam belli değildir. Yok diyenler için tartışmaya da gerek yoktur. Örneğin hayatını roman eleştirisine adamış eleştirmenler bir gün çıkıp Türkiye’de “eleştiri yapılmıyor” deyiverir. Buna kimse şaşırmaz. “Peki sen yıllarca ne yaptın, onlar eleştiri değil miydi” diye bir okur tepkisi gelmez. Bir eleştirmenin eleştiri yoktur demesi kadar doğal bir şey yoktur sanki. Çünkü “eleştirinin olmadığı” zaten toplumsal belleğimize kazınmıştır. Ağzımızı “eleştiri” üzerine konuşmaya açtığımız zaman besmele gibi tekrarlarız: “Türkiye’de eleştiri yoktur.” Devamını okuyun