Etiket arşivi: onur akbudak

90’lar Kitabı 3 Ocak’ta Çıktı

Dev Bir Kuşak Kitabı: “90’lar Kitabı – Çocuk mu, Genç mi?” Çıktı

*** Tüm kitapçılarda ***

Geniş yankı uyandıran “80’lerde Çocuk Olmak” kitabının devamı olarak hazırlanan, Kadir Aydemir’in editörlüğünü yaptığı “90’lar Kitabı” Yitik Ülke Yayınları’nca yayımlandı. “Çocuk mu, Genç mi?” alt başlığıyla çıkan kitapta 111 yazar yer alıyor. 90’lı yılların çocuklarına ve gençlerine seslenen kitap, türünün eşsiz bir örneği. Pek çok ünlü isimle birlikte günümüz internet fenomenlerinin, blog ve Twitter yazarlarının ve genç edebiyatçıların da ilginç yazılarıyla yer aldığı “90’lar Kitabı” Türkiye’nin ve dünyanın yakın tarihine doğru bir yolculuğa davet ediyor okurları. 90’lar sinemasını, yaşam kültürünü, siyasi olaylarını, giyim tarzını, ünlü müzisyenlerini, popüler mekânlarını, okul hayatını ve “90’lar” denince akla gelen yüzlerce detayı merak eden herkes “90’lar Kitabı”nda kendinden bir şeyler bulacak.

Kitabın kapak arkası metni şöyle:

“Çocuk musun?”
“Artık kazık kadar oldun!”
“Bu yaşa geldin, hâlâ çocuk gibisin!”

Ah ne güzel şey bunları duymak. Demek ki şanslıyız ve doğru yoldayız, içimizdeki çocuk buralarda bir yerde…

Kadir Aydemir’in hazırladığı “80’lerde Çocuk Olmak” kitabının bir devamı olarak hazırlanan bu kitap yakın Türkiye tarihine ışık tutan bir kaynak kitap değil. Bir ansiklopedi değil. Bu, bizim kitabımız, bizim düşlerimiz ve yaşadıklarımız, yani çevrenizde gördüğünüz tüm üniversiteli/mezun ya da işsiz gençlerin, hayalleri yarım yamalak, 20’li 30’lu yaşlarda, orta yaşa yaklaşan insanların, kayıp kuşakların, hep çocuk kalanların kitabı… Bugünün insanının kitabı.

111 yazar bir araya geldik ve dev bir “Yitik Ülke” projesi olan “90’lar Kitabı”nda buluştuk. 90’lar sinemasından TV kültürüne, sokaktaki hayattan toplumsal mücadeleye, dershane yıllarından üniversiteye giriş macerasına, solcu ağabeylerle tanışmaktan 1 Mayıs’lara, imam hatipte okumaktan ilk aşklara, 90’larda yaşamımızı etkileyen ünlü insanlara, müzik kültüründen giyim kuşama ve 90’ların ev yaşamına dek, neredeyse her konuda samimi bir dille “kendimizi” yazdık. Sahi, neydi bu 90’lar, 80’lerin ardından Türkiye ve bizler nasıl-neden böyle hızla değiştik? Bu renkli yılların akıllarda bıraktığı tüm sorular ve “dürüst” cevapları bu kitapta saklı kalacak… Çünkü her sayfada bizimle birlikte “sen de varsın”…

“90’lar Kitabı”ndaki herkes yüzlerce konuya farklı bir gözle bakıyor. Herkes kendi 90’larını, mutluluğunu, hatıralarını ve acılarını yazdı. Kitap adeta “anı defterimiz” gibi bir şey oldu.

Elinizdeki kitap 90’lar için bir dönüş bileti. “90’lar Kitabı – Çocuk mu Genç mi?” adını verdiğimiz neşeli ve düşündürücü zaman yolculuğumuza davetlisiniz.

111 yazarlı “90’lar Kitabı – Çocuk mu Genç mi?”nin yazar kadrosu şöyle:
Kadir Aydemir, Ahmet Meriç Şenyüz, Ali Aydemir, Alper Turgut, Arzu Uzunali, Aslı Vuslateri, Aydın İleri, Aykut Küçükkaya, Ayşen Aksakal, Barış Güven, Başak Daşman, Başak Yener, Begüm Akıncı, Betül Kanbolat, Bihter Dinçel, Birsen Tarhan, Burcu Özefe, Burak Yağız Seçen, Buse Seda Yıldız, Bülent Çolak, Bülent Karslıoğlu, Caner Öztürk, Cem Kartal, Ceren Kurt, Ceyhan Usanmaz, Cihan Hatipoğlu, Cüneyt Asi Duru, Çiğdem Aldatmaz, Çiğdem Eren Kiziroğlu, Çisel Onat, Ece Erdoğuş, Ela Barlas, N. Elif Tanverdi, Emre Baransel, Emre Fidangül, Erdem Aksakal, Esma Yakut, Esra E. Karaosmanoğlu, Esra Tanrıbilir, Eylem Selin Mumcu, Ferhat Uludere, Gonca Vuslateri, Gökce İspi Turan, Gökhan Çınar, Göksel Bekmezci, Gülşah Elikbank, Güray Gürsel, Gürgen Öz, Hakan Bayhan, Hakan İşcen, Hale Ceylan Barlas, Hande Ortaç Aksoy, Handan Aybars, Hilal Ergenekon, Işıl Karpuzoğlu, İlknur Bektaş, Kadri Karahan, Kayra Keri Küpçü, Kerem Işık, Köksal Aras, Mehmet Erikli, Mehmet Ünver, Mehmet Yılmazer, Melissa Mey, Merve Pınar Şiranlı, Miraç Zeynep Özkartal, Murad Çobanoğlu, Murat Girgin, Mustafa Akar, Nazlı İlter, Nefin Huvaj, Neşe Açıker, Neşe Karataş, Nihal Konar Naş, Nihan Bora, Nilay Örnek, Nilgün Yokes Şimşek, Onat Bahadır, Onur Akbudak, Ömür Kurt, Özlem Özyurt, Özden Aydoğdu, Özge Mumcu, Özge Ç. Denizci, Özgür Özgülgün, Papyon Tayfun Türkkan, Rana Çepelioğlu, Sabri Kuşkonmaz, Sefa Çolak, Selcen Doğan, Selma Şiranlı, Serdar Çekinmez, Serdar Orçin, Serhat Filiz, Serhat Uçak, Serkan Türk, Sevil Aksu, Sevinç Erbulak, Sibel Tekyıldız, Suat Başkır, Şahin Özbay, Tanem Sivar, Tijen Bolulu Güler, Tolga Yenigün, Turgay Yılmaz, Yaprak Öz, Yeliz Aras, Yeşim Gökmen, Zerrin Soysal, Zeynep Altıok Akatlı, Zeynep Tüzün.

Punto Dağıtım şirketince dağıtılan kitapla ilgili detaylı bilgi www.yitikulkeyayinlari.com vewww.yitikulke.com adreslerinden edinilebilir.

“90’lar Kitabı – Çocuk mu, Genç mi?”, Hazırlayan: Kadir Aydemir, 394 sf, 20 TL, Yitik Ülke Yayınları Ocak 2012

https://www.facebook.com/90larkitabi

twitter.com/yitikulke
twitter.com/yitikulkeyayin
twitter.com/90larkitabi

TANIŞMA

Onur Akbudak

 

Dilimiz birleşti, konuşmaktan sevişmeye fırsat bulamadık…

Şu yaşıma geldim; yeni tanıştığım hiç kimseye adını sormadım o da sormuyorsa saatlerce konuşabileceğimizi tahmin ediyordum. Nedir insanın konuşabilmesi; yediğinin içtiğinin yanında kalıp, görüp okuduklarını, izlediklerini ya da içinde bulunduğu fani dünyada günlerini nasıl geçirdiğini anlatması mıydı?

Çok zor bir durumla karşı karşıyaydım. Tanışalı daha bir saat olmamış konuştukça dünyanın altını üstünü getirmeye başlamıştık. Dilimiz birleşti… Eğer, karşınızda bir anda hoşunuza giden bir kadın varsa;sevişmekten daha önemli oluyordu iki dilin üzerine yapışmış ıslak kelimelerle düğümlenmesi.

Anlaşmak bu olmalıydı. Gözlerimiz ağzımızdan çıkacak cümlelere,  aklımız konuşup durduğumuz konulara akıp gidiyordu,sahip olduğumuz tenimiz; dolu bir çöp kutusunun kenarına bırakılmış kimin olduğu belirsiz poşetler gibi duruyordu.

“Dilinden geleni ardına koyma!”  diyordum. Bana bakıyordu…

Yaz bitiyor; sonbahar, gecenin içinde dökülecek sararmış kuru yaprakları anıyor, mevsimlerin tapınağında tütsülerini yakıyordu. Gökyüzü, kışın yağacak yağmurun kokusunun provasını yapıyordu. Fesleğenler,çiçek dostlarıyla gelecek yazın planlarını tartışıyordu; öfkelendikçe, kokuları burnumuza kökleri toprağa batıyordu.

“Damağım kurudu” dedi. Ne içebileceğimizi düşündüm…Mutfağa gittim. Peşimden geldi. “Soğuk içmeyelim” dedi. Cezveyi kısık ateşin üstüne koydum. Sustuk. Kahvenin köpürmesini bekledik. Kahve köpürdü. Fincana koydum. Masaya taşımama yardım etti. Kıçımı acıtan sandalyeye oturdum onun da en az benim kadar kıçının acıdığını biliyordum. “Koltuğa oturalım” dedim. Kahvesini dilinde gezdiriyordu; “Yok böyle daha iyi, biraz sonra gideceğim” dedi. “Kıçımın acımasına günlerce katlanabilirim, yeter ki gitmesin!” diyordum, duymadı.

Kahve tadının kelimelere bulandığı dilini öpersem… Böyle bir şey yaparsam…

Tanışalı üç saat olmuştu, bir daha benle konuşmayabilirdi. Vazgeçtim. Kahvemiz bitiyor konu konuyu açıyordu. Soğuk bir şey içeceğimi söyledim. Dolapta kalan son birayı paylaşabileceğimi sordum. İçmek istemedi, ısrar etmedim. Bir kaç dil bildiğini söyledi. Gözlerinin içine baktım. Günlerdir sakladığım üç küçük mum yanmak için fırsat kolluyordu. Kim için yanacaktı bu küçük mumlar? Sohbetiyle kendine hayran bırakan taşradan sıkılmış iki insan için dem tutabilirdi?

Bu huyumu hiç sevmiyordum, neye heyecanlandığımı bilmiyordu, ona heyecanlanıyordum, söze heyecanlanıyordum… Konuşmuyordum, divane olmuştum bilmiyordu, dilimiz bedenimizden ayrılmış üzerimizde egemenliğini çoktan kurmuştu. Sözünü yine kestim, odaya koştum. Elimde duran renkli üç mumu kahve fincanlarının arasına koydum. Mumun alevi titredikçe heyecanım artmaya başladı. Dilimiz mi yorulmuştu?Sustuk…

“Nick Cave mi, Leonard Cohen mi?” diye sordum.

“Leonard Cohen” dedi.

“Nick Cave” dedim.

Gülümsedik. Usulca sokuldum. Dudaklarını kavradım. Dilindeki kahve tortularını, kelimeleri saatlerce öptüm. Şaşırmıştı. Adını sordum; “Gidiyorum” dedi.

ARI

İşe gitmeden önce odanın penceresini açtığımda henüz yeni uyanmış olurdum. Gece boyunca uyku tutmaz, bitmek tükenmek bilmeyen enerjime aklım ermezdi. Sabaha kadar mutlaka yapacak işler bulurdum; en kötü ihtimal, elime kağıt kalemi alıp nedensizce yazmaya koyulurdum.
Yine öyle sabahlardan birinde, açık radyomun sesi eşliğinde güzel rüyalarla perçinlenmiş bir uykuya gömülüşü beklerken pencereden içeri girip vızıltısında tatlı bir sohbeti çağrıştıran, sohbete davet sunan, insana bürünmüş canlının hava da daireler çizdiğini görmüştüm.
Uzun bir süre gözlerim kanatlarına takılı kaldı; vızıltısı beynimde kaybolup durduk yere çocukluğuma sürüklüyordu. Havada panikle çizdiği dairelerden odadan kurtulma isteği  kolayca anlaşılıyordu.
Yorganımı üzerime çekmiş ne yapacağımı bilemiyordum. İlk buluşmasında olduğu gibi gözümü şişirmesini istemiyordum. Yatağımdan kalkıp öldürmeyi düşünüyor,sabah kahvaltısında yediğim balını düşününce bu fikrimden vazgeçiyordum.
Kanatlarının çıkardığı ses odada öylesine korku yaymaya başlamıştı ki yanıma doğru yaklaştığını fark ettim. Başımı, yorganımın altına sokup cenin pozisyonunu alacak kadar korkmuş bir halde gizlenmeye çalışıyordum. Sesini kesmiyor, başımın dışarı çıkıp yüzüme güzel bir öpücük kondurmayı planlıyordu.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Zaten gece boyunca uyku tutmamış, kitap okumuş, uyumak için usanmadan radyo dinlemiş bir insandan başka bir şey değildim onun için…
Ses giderek yakınlaşıyordu. Bu vızıltılı sesi ilk duyduğum da gözlerim şişmiş ve ele güne karışamamıştım. Çocuk olmam bir şeyi değiştirmiyordu. Bir tarafınız şişerse insanlar sizi birinin evire çevire dövmüş olabileceğini düşünür. Zaten uyuyamamıştım bir de dayak yemeyi göze alamazdım. Beni köşeye sıkıştırmıştı.İşlerin böyle olacağını, gün tam aydınlanırken nereden bilebilirdim?
Yaklaşık yarım saattir, yorganın altında gitmesini bekledim. Vazgeçmeyeceğini anlayıp bir anda kalkan yaptığım yorganımı canhıraş halde üzerine doğru attım, içinde boğulup kaldığını dahi düşünmeden odadan çıktım. Ölüp ölmediğini kontrol etmek için içeri girdiğimde hala vızıltısı devam ediyordu. Ama en azından; köşeye sıkıştığım yataktan kurtulmuş, çocukluğumda olduğu gibi kolay lokma olmayacağımı göstermiştim.
Odaya girdiği pencereye doğru yaklaştığını fark edince cesaretimi toplayıp peşinden ilerledim. Perdeye yapışıp kalmıştı, cama ulaşamıyor pencerenin açık olan aralığını bir türlü göremiyordu. Perdeyi hafifçe oynatıp,yönünü cama doğru çevirmesini ve geldiği boşluktan odamı terk etmesini istiyordum o ise bu çabama ısrarla karşı çıkıyordu. Onu şuracıkta öldürebilmek o kadar kolaydı ki; hem çocukluğumda bana yaptığının hesabını sorabilir, artık bal yapmamasına neden olabilirdim. İçim el vermiyordu, ölsün de sonra bin pişmanlık yaşayım. Perdeyi uzun oynatmalarımın sonucunda cama doğru seğirttiğini ve bu işin sonuna yaklaştığımızı anladım. Bu defa, pencerenin açık kalan kısmını göremeyecek kadar varlığımı hissettiğini, sözümün geçtiğini, şu izbe oda’da uzun zamandır yatıp kalkanın ben olduğumu belirtecek kadar rahata kavuştum. Yatmadan önce çıkardığım atletimi şiddet içermeyen hareketlerle ince siyah çizgili kafasına doğrulttuğumda; duvarda asılı dünya haritasında kendine gidecek yeni mekanlar bakıyordu. Ben öldürmemekte o ise ölmekte kararlıydı… Kim bilir geceyi nerelerde geçirip de sabahında böyle kötü bir sona karar kılmıştı. Yürekli bir insandım, onu da öldürmeyecektim. Kendimden zayıflara hükmetmek, alaşağı etmek bana yakışmazdı.
Aklımın ucundan gelip geçen sorular bir yana, onun öyle vızıltılı kanat çırpışları içten içe beni çileden çıkarıyordu. Neticede, acı verici bir sonla karşılaşacağımı bildiğim halde; bir çırpıda perdeyi araladım. Pencereyi ardına kadar açtım.Benden,ölümünden kurtulması için her şeyi göze aldım.
Hem ne olacaktı ki? Ya o ölecek ya da çocukluğumdan kalma bir şişlik yüzümde yine belirecekti.
Pencereye bakan portakal ağacına yöneldiğini, yeni filizlenen çiçeklerinin yaydığı mis kokulara karıştığını düşünüp uyumaktan vazgeçtim. Odanın içinde sadece radyonun sesi duyuluyordu; kulağım korkunç vızıltılarla çınlıyor, boş duvarlar kemanın,piyanonun sesini emiyordu.
Uykusuzluk bedenimi sarmış gözlerim kan çanağına dönmüştü;akşam olduğunda, işe yine geç gidecektim. Olsun. O çizdiği dairelerde, adımın baş harfini belirtiyordu; benimle ilişki kurup bana yakınlaşmak için çaba harcıyordu. Her yakınlaşması beni daha da cesaretlendiriyor arıya yakın hissediyordum; artık sesleri yabancı değildi. O yaklaştı ben sustum…
Akşam, işe gittiğimde durmadan arının sonra ne yaptığını düşündüm.
Özellikle, kitaplığımda bana tozunun alınmasının sırası geldiğine göz kırpan birkaç kitabın üzerinde günler öncesinde gördüğüm; kanatları kurumuş, eceliyle ölmüş bir arı belki de arkadaşının yaşamasına izin vermişti. Benim de çocukluğumun o kötü gününe dönmememe. Çünkü gizlediğim bir şey vardı ki; yeniden soksa, elimi yüzümü şişirse, ölümüme sebep olabilirdi. Ucuz atlatmıştım. Alerjimi bilemeyecek kadar masum bir arıyı öldürmek insanlığa yakışmazdı. Neyse ki , uzun çabalarımın karşılığını hak etmiş evinde yemek bekleyen kraliçe arıyı sevgilisi işçi arıdan ayırmamıştım.

“A”

Çocuk, beyaz kurdeleli siyah önlüğünü giymiş, hiç yanından ayrılmamasını isteyen annesine; gözyaşı seli içinde kalan yalnız bir damla gibi bakıyordu.

Bir an önce büyümek hayaline kapılan çocuk ölümlü olduğunu aklının ucuna getirmiyordu; dünyada var olan her şeyin bir oyuncak olduğunu sanıyor, bozulup kırılsa da oyuncaklarının hiç tükenmeyeceğini biliyordu.

Gazete, dergi, çatal matal, divan, masa, tırnak törpüsü, taş, çamur, su, çocuğun gözünde oyuncaktan öte kocaman bir “HİÇ” anlamı taşıyordu ki nasıl bilebilirdi kocaman bir “HİÇ”’ in henüz adını bile duymadığı bilmediği onca nesneyi içinde gizleyebileceğini?

Bilmiyordu… Henüz zararlı oyuncaklarla tanışmamıştı. Annesiyle çıktığı pazar yerinde gözleri oyuncak satan adamın sattığı rengârenk ve türlü oyuncaklara dikilmişken birdenbire siyah sevimsiz bir kıyafetle karşı karşıya kalmıştı. Pazar yeri öylesine kalabalıktı ki:

– “Elimden tut, bir yere ayrılma!”

Diyordu çocuğun annesi. “A” yazısına devam et