<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YİTİK ÜLKE &#187; öykü</title>
	<atom:link href="http://www.yitikulke.com/tag/oyku/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yitikulke.com</link>
	<description>YENİ BİR ÜLKE</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 01:56:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>&#8220;İskele&#8221; Yayımlandı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/iskele-yayimlandi.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/iskele-yayimlandi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 22:39:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yitik Ülke</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Çıkan kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[iskele]]></category>
		<category><![CDATA[nazlı karabıyıkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü kitabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1943</guid>
		<description><![CDATA[Nazlı Karabıyıkoğlu, ilk öykü kitabı “İskele”den gizemlerle dolu insan coğrafyasına küçük gemiler halinde tasarlanmış öyküler yola çıkarıyor. Her öykü, imgeler ve anların büyüsüyle öylesine ustalıklı bir biçimde kurgulanmış ki, insan coğrafyasının okyanuslarına ait o devasa dalgalara rahatlıkla göğüs gerebiliyor. “İskele”nin “Serseri &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/iskele-yayimlandi.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/11/iskele.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1944" title="iskele" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/11/iskele.jpg" alt="" width="173" height="253" /></a>Nazlı Karabıyıkoğlu, ilk öykü kitabı “İskele”den gizemlerle dolu insan coğrafyasına küçük gemiler halinde tasarlanmış</p>
<p>öyküler yola çıkarıyor. Her öykü, imgeler ve anların büyüsüyle öylesine ustalıklı bir biçimde kurgulanmış ki, insan coğrafyasının okyanuslarına ait o devasa dalgalara rahatlıkla göğüs gerebiliyor.</p>
<p>“İskele”nin “Serseri Yengeçler” ve “Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar” adlı iki ayrı noktasından kalkıyor öyküler taşıyan o küçük gemiler. “Serseri Yengeçler” bölümünün ilk öyküsü “Adaevveda”, küçük bir çocuğun gözünden 12 Eylül travmasının izlerini boşaltıyor denizin dibine ve aynı denizin dibinden başka başka öyküler bulup çıkarıyor. Kitabın ikinci bölümünde ise yazar, birbirinden ilginç ve özgün karakterler aracılığıyla saplantı haline<br />
dönüşen alışkanlıkları, ironi yüklü bir dille eşeliyor insan ruhunun derinliklerinde.</p>
<p>“Martılar başımda dönmeye başladı. Bir yükselip bir alçalarak, korkularıma alkış, kayıplarıma şarkılar tutarak&#8230; Yanağımdaki ben sızlıyor, denize yansıyarak derine gömülüyordu. Elleri titrek bir koku sinmişti koltuklara. Parkeler gevşemiş, çıtır çıtır ağlıyordu. Küflenip taşlaşmış ekmek parçalarına, dökük sıvalara daha fazla tahammül edemeyerek, balkonun korkuluklarından zıpladım, bahçeye atladım. Az ilerideki iskeleye yürüdüm. Ayakkabılarımı çıkarıp bacaklarımı suya sarkıttım.”</p>
<p>Nazlı Karabıyıkoğlu,1985’te Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İngilizce ve İspanyolca eğitimi aldı. Öyküleri “Varlık”, “Kitap-lık”, “Sözcükler”, “Özgür Edebiyat” ve “Sıcak Nal” dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı “Delistan” adlı ilk dosyası “Naci Girginsoy Öykü Ödülü”nü aldı ve sembolik olarak kitaplaştırıldı. İkinci öykü dosyası “Düş Çeperi”, 2010 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri”nde dikkate değer bulundu. “İskele” yazarın ilk öykü kitabı.</p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;count=none&amp;text=%26%238220%3B%C4%B0skele%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;count=none&amp;text=%26%238220%3B%C4%B0skele%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;linkname=%26%238220%3B%C4%B0skele%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fiskele-yayimlandi.html&amp;title=%26%238220%3B%C4%B0skele%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" id="wpa2a_2"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/iskele-yayimlandi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyunbaz *</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/oyunbaz.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/oyunbaz.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Sep 2011 12:27:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Erikli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Erikli]]></category>
		<category><![CDATA[bir hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[düşsel öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[en genç yazar]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye kısa]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü kısa]]></category>
		<category><![CDATA[öykü teknikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1446</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Erikli İncecik, pamuk ipliğine sarılı halde şehre düşen yağmur tanelerinin kokusunun yolda yürüyüp giden herkesin tepeden tırnağına kadar sinmiş olması Lemi’yi çok heyecanlandırırdı. Aslında onun heyecanı, tutkusu ve mutluluğu şimdi içinde bulunduğumuz sonbahar mevsimindendi. Sonbahar onun nazarında yaprakların sarartısı &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/oyunbaz.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/09/zaman-kurucusu31.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1449" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/09/zaman-kurucusu31.jpg" alt="" width="175" height="260" /></a></p>
<p><strong>Mehmet Erikli</strong></p>
<p>İncecik, pamuk ipliğine sarılı halde şehre düşen yağmur tanelerinin kokusunun yolda yürüyüp giden herkesin tepeden tırnağına kadar sinmiş olması Lemi’yi çok heyecanlandırırdı. Aslında onun heyecanı, tutkusu ve mutluluğu şimdi içinde bulunduğumuz sonbahar mevsimindendi. Sonbahar onun nazarında yaprakların sarartısı değildi. Çok önceleri çocukluk arkadaşlarıyla yazın buharlaştırıcı sıcağında kâh denize girip, kâh bisiklet üzerinde pür neşe gezip dolaşırken güz mevsimine ve onun kasvetli havasına ondan başka özlem duyan yoktu. Çocukluğunu küçük bir kasabada geçirmiş olan Lemi eline aldığı her nesneyi hayalleri içine sokabildiği ölçüde oyunlarına dahil edip onları olduğundan başka görünümlere, kimliklere sokmayı çok severdi. <span id="more-1446"></span>Kasaba sahil kenarında, tekne tıkırtılarının, balıkçıların bağırışlarının, neşeli çocuk seslerinin ve ayakta kalmaktan yorulmuş evlerden gelen çıtırtıların orta yerinde kalmış haldeydi. Bu hengâmeler arasında kalan kasabanın en içine kapanık çocuğuydu Lemi ve onu hiç yalnız bırakmayan, hatta Lemi’nin kendi dünyası içinde kurduğu oyunların içine girebilmeyi başarmış dostu Fikret çok defa onun gibi sessiz ve sakin görünmeye çalışıp, iyi bir oyunbaz olup çıkmıştı. Fikret Lemi’nin en yakın dostuydu. Lemi’yle çok iyi anlaşıyorlardı. Aynı çiçekleri kopartıp kopartıp koklamayı seviyorlar ve aynı meyveleri özellikle dalından kopartıp yemekten hoşlanıyorlardı. Fakat Lemi sonbaharı, Fikret kış mevsimini sevdiği için, burada ayrılıyorlardı. Yine de bir yakınlık görülebilirdi. Kış mevsimi sonbahara uzak değildi. Beyaz elbiseli mevsim güz mevsiminin hemen ardından gelirdi ve bulutların sulu göz halinin rendelenerek pamuk beyazı, süt beyazı olarak şehre dokunuşuydu. Bu haliyle kış sonbaharı unutturmazdı Lemi’ye. Çabuk geçip gidivermişti tozpembe hayallere sarılı, dersiz, tasasız, telaşsız çocukluk. Daha dün yaşanmış gibi anımsadı Lemi sonbaharda pamuk ipliğine sarılı, ılık yağmurları. Belki de çok üşüten bir tavırla dokunuyordu şehre yağmur. Fakat Lemi ılık ılık düştüğünü hatırlıyordu. Hızlı yağan yağmur yerden toz kaldırırken, örgülü taşlar arasından yukarıya doğru yükselen toz bulutu toprağın ve taşların eriyip giderkenki buharlı görünümünün yağmurun elleriyle çizilen bir resmi gibiydi Lemi’nin bakışlarında. Çocukluğunun örüldüğü ve onu bu günlere taşıyan kasabayı, içine Fikret’i de koyarak anımsadığı sırada Haydarpaşa garından İzmit’e hareket edecek olan trenin orta kısımlarındaydı. Çok sevdiği sonbahar mevsimini gösteriyordu takvimler. Yağmurda ıslanmayı özlemişti. Fakat çocukluğunda olduğu gibi iplik iplik yağan yağmurun ellerine bırakamıyordu kendini. Bir şeyler eksikti hayatında bu zaman itibariyle. Belki de oyuncaklarından arındırılmış yaşayışı bir boşluk doğurmuştu içinde. İnsan bir ömür çocuk kalamazdı ya. Fakat keşke çocuk kalıp, eksiksiz, şıpıl şıpıl  yağan yağmurlarda ıslansam diye içinden geçirdi Lemi. Fikret’i düşündü sonra. Ne yapıyordur acaba diye düşündü. Çocukluklarını geçirdikleri kasabadan ayrılmıştı ikisi de. Fikret erken evlenmişti. Şimdi İzmirdeydi. Fakat çok uzun zamandan bu yana haber alamıyordu kendisinden. Kendisini çocukluğuna taşıyan duygularla, geçip giden ve şimdi kim bilir hangi tahta kurularına teslim sandıklar içine gömülü anılarını hatırlayarak başladı yolculuğu. Tren Haydarpaşa’dan henüz yeni kalkmıştı ki yanına genç bir bayan ince bir ses tonuyla ‘’ burası boş mu’’ ? diyerek oturunca heyecanlandı Lemi. Bu yaşına kadar hiç sevdiği olmamıştı ve ne zaman birini sevmek istese heyecanlanırdı. Yalnız yaşamı içinde onu en çok ürküten içi boş, dipsiz bir gecenin koynuna tek başına sarılmasıydı. Yanı başında bir sevdiği olsa hiç korkmayacaktı geceden ve onun dipsiz kasvetinden. Önce gözlerini genç bayanın üzerinde gezdirerek onu dışarıdan göründüğü kadarıyla tanımak istedi. Ve zorda olsa onunla konuşmak için sorduğu ilk soru yolculuk nereye oldu çekingen, titreyen bir ses tonuyla. İzmit dedi genç bayan. ‘’Aaa. Ne iyi ben de İzmit’e gidiyorum‘’ diyerek sözünü sürdürdü Lemi. Daha sonra nerede oturduğunu, ailesini ve havadan sudan pek çok şey sorarak muhabbeti koyulaştırmayı arzuladı. Genç bayan da Lemi’yi tanımak ister gibiydi. Fakat Lemi’ye yaşamıyla ilgili sorular sormadı. Çok geçmedi söz çocukluk anılarından açıldı. Bu Lemi’nin huyuydu. Kiminle tanışsa hep çocukluğundan bahsederdi ve tabi şimdilerde hiç görüşemediği dostu Fikret’den…  Tren şehirlerin içinden, irili ufaklı evleri bir kenara atarak ilerliyordu. Kompartıman içinde uykulu gözlerin hızlı adımlarla ilerleyişi, seslerin, sözlerin bir biri içine girip anlamsız uğultularla havanın içine karışması, hızlı hızlı açılıp okunan gazete hışırtıları, simit satıcılarının ‘’ yanıyor  yanıyor ‘’ diye çığırtkan bir sesle bağırmaları ve yanan simitlerin ardından ‘’ Buz gibi soğuk sudan içen ‘’ diye etrafa seslenerek su satan çocuklar… Lemi bu hava içinde yanındaki genç bayanı da unutup yine trenlerin dışına uzanan hayallerine sarılmıştı. Çocuk değildi artık. Fakat insan çocuk olmasa da hayalsiz yaşayabilir miydi? Ölüme birkaç adım kala yine hayal kurulabilir, yine rüyalar görülebilirdi. Çocukluğunda tam bir oyunbaz olan Lemi hayal dünyasında yaşamayı yaşıtlarından daha allı pullu görüyor ve o dünyanın daha yaşanılır olduğuna inanıyordu. Genç bayan boşluğa örülü, görünmez bir ağ kadar ince sesiyle ‘’ O kadar konuştuk, fakat isminizi hâlâ bilmiyorum’’ deyince, Lemi sanki uykudan uyanmış gibi hayallerinin kimi tozlu, kimi parıltılı dünyasından koşar adım tekrar döndü trene…</p>
<p>&#8212; Ben Lemi… Siz de isminizi bağışlar mısınız?</p>
<p>‘’Gülnaz‘’ dedi genç bayan. Lemi bir süre Gülnaz’ın anlamını düşündü. ‘’ Gülnaz’’ gülün duruşunun, renklerinin, parıltısının ve her gönül’e kolayca girmeyeceğinin ne kadar da güzel bir tanımı dedi Lemi. Bu sözleri Gülnaz’ın ruhunu okşamıştı. Ve Gülnaz sadece evet diyebildi çekingen, tutuk ve silinmek üzere olan bir sesle. Tren Tuzla’ya kadar gelmişti. Yolun yarısından çoğu Lemi’nin hayallerine sarılmasıyla ve Lemi’nin çekingen tavırlar içinde Gülnazla muhabbetiyle geçip gidivermişti, tıpkı çocukluğu gibi, aceleci adımlarla, hemececik… Bir süre sessizce pencereden dışarıya baktı ikisi de. Dışarıda telaşın, adımları kelepçeleyen gevrek sesi işitiliyordu. Hayatı kazanmanın telaşı… Ve ara ara tren denize yakın geçip giderken Lemi ve Gülnazın gözleri birer tekne gibi sahil kenarlarından, denizin ortalarına gezintiye çıkar gibiydi. Bir buçuk saatlik yolculuğun sonuna doğru gelinirken de sükût çadırını orta yerden hâlâ toparlayıp kaldırmamıştı. Çok geçmedi, sessizlik hâlâ sürüp giderken tren geçip gitmeyi bırakıp İzmit garında durmuştu iç gıcıklayıcı fren sesleri eşliğinde. Bu ara ara koyulaşan fakat daha çok suskunlukla geçen muhabbetin sonrasında Gülnaz Lemi’ye ‘’ Memnun oldum, çok keyifli bir yolculuktu benim için, tekrar görüşmek ümidiyle ‘’ Diyerek gardan hızlı adımlarla ayrıldı. Lemi de Gülnazın arkasından tükenen bir sesle, sadece ‘’ ben de’’ diyebildi…  Ve yine çocukluğu düştü aklına. Her sabah güneşlerin eliyle penceresinin önüne koyulan bir oyuncaktı çocukluğu. Ve Fikret’i düşündü. İçinden derin bir ah geçirdi… Bir tek beni sen anladın Fikret… Ama şimdi sen de yoksun… Yalnız bir adamın her vakit çocukluğuna sığınarak yaşamasının adıydı Lemi. İçlendi. Ağladı da… Gülnazın hızlı adımlarla gidivermesinin ardından onun arkalarda bıraktığı adımlara yönelerek ‘’Keşke sevebilseydin beni‘’ dedi. Keşke şimdi batmakta aceleci olan güneşin tavrını takınmayıp gündüz olabilseydin bana… Sonra mırıldanır gibi devam etti sözlerine. Sen de haklısın. Sadece hayallerde yaşayan bir oyunbazı kim sever ki? Hem senin adın Gülnaz değil miydi ahh?</p>
<p>*Mehmet Erikli / Zaman Kurucusu / Yitik Ülke Yayınları</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;count=none&amp;text=Oyunbaz%20%2A" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;count=none&amp;text=Oyunbaz%20%2A" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;linkname=Oyunbaz%20%2A" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Foyunbaz.html&amp;title=Oyunbaz%20%2A" id="wpa2a_4"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/oyunbaz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CEVAT VE ÖTEKİ YÜZLER</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/cevat-ve-oteki-yuzler.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/cevat-ve-oteki-yuzler.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2011 22:58:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Erikli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Erikli]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1349</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerini, bir şişip bir inen yelkenlerin üstüne dikti.  Her halinden belliydi asabı bozuk olduğu. Ve mırıldandı “şimdi asabı bozuk bir adam gibi gelir akşam…” diye. Oysa düpedüz kendisiydi akşam! “Körlüğün sökük ceplerini andırıyor bu hayat!” diye mırıl mırıl konuşup kendini &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/cevat-ve-oteki-yuzler.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left">Gözlerini, bir şişip bir inen yelkenlerin üstüne dikti.  Her halinden belliydi asabı bozuk olduğu. Ve mırıldandı “şimdi asabı bozuk bir adam gibi gelir akşam…” diye. Oysa<a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/08/images-1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1350" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/08/images-1.jpg" alt="" width="203" height="249" /></a> düpedüz kendisiydi akşam! “Körlüğün sökük ceplerini andırıyor bu hayat!” diye mırıl mırıl konuşup kendini ve daha çok çevresindekileri rahatsız etmeye devam etti. Mavi kanatlı da yaşam arzularına mil çekilmiş gibi hayatsızdı. Aklına, gençliğinde balık tuttuğu zamanlar geldi. Öyle bir anda çıkagelmedi. Adeta zorla çekip, yaka paça aldı tozlanmaya bile değmeyecek balık tutma anılarını. Aklının bir o köşesinde bir bu köşesinde çevirip durdu sonra. Gençliğinde severek yaptığı bir tür alışkanlık da diyebileceğimiz durumları şimdi ellisine basmakla basmamak arasında kalmış ve bu yüzden yeni tanıştığı insanlara yaşının hep kırk dokuz buçuk olduğunu söylemeyi uygun gören Cevat böyle gün aşırı aklının sağında solunda önünde arkasında çevirip çevirip dururdu. Böyle sürekli eskimiş zamanlara doğru yol alıyordu içi. Ama unutkanın biriydi gerçekte. Bugün sahil boyunca parmaklarının uçlarına değin kara sular indirecek kadar yürüyecekti besbelli. Sigarayı bıraktıktan sonra sinirleri daha çok tetikteydi birçok durum ve olay karşısında. Böyle uzun uzun sahil yürüyüşlerini de sigarayı bıraktığının ertesinde başlatmıştı. Kendisine kimseleri yakın görmezdi. Eşini kaybetmişti. Çocuklarını da… Ne ateşli çemberlerden geçmişti, ne de içini yıkayan nehirlere yüz sürmüştü. Hep “Hayatın doğasında zor da var rahat da…” demeyi alışkanlık haline getirmişti. Hala yürüyordu. Yelkenliler birer ikişer geçip gidiyordu önünden. Yığılmış faturalar, ev kirası, birikmiş borçlar, sürekli geciken maaşı (ama artık emekliydi) hiç aklına takılmadı bu yürüyüş esnasında. Sadece eski zaman artıklarına takılıp kaldı aklı. Bir de bir başınalığına yakındı! Bugün de böyle geçecekti geçmesine ama o yine eve vardığında kendi yüzüyle hesaplaşacaktı. Yine yatağının bir köşesine oturup ( evinde oturacak birçok koltuğu olmasına rağmen) -sanırım rahat olduğundan-  kendisine ne kadar yabancılaştığını yine kendisine soracaktı. Başkalarını da sorup, kendi yüzünün astarı sökük hali içinde onları cevaplamaya uygun bir dil arayacaktı. Ama onu en çok huzursuz edecek olan şey bugünün de çok çabuk bitecek olmasıydı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> Ertesi Sabah</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yatağının iç gıcıklayıcı yay orkestrası eşliğinde sabaha uyandı. Onu uyandıracak, kurulmuş bir saat yoktu. Aslında takvimsiz ve saatsiz yaşar olmuştu emekli olduğundan bu yana. Sanırım nohut taneleri sayıyordu. Otuzuncu nohuttan sonra bankanın yolunu tutuyordu. Bazen birkaç tane fazladan atıyordu işi garanti altına almak için. Yatağından doğrulurken “keşke biraz keman sesine yakın düşse şu çıkan lanet ses.” diye iç geçirdi. Böyle manasız şeylere iç geçirip dura dura yakında kendisi içi geçmiş bir adam olarak yankılanacaktı sala diye!</p>
<p>Ben çok ruhsuz bir adam mıyım şimdi? Hayatımda kimseler yok. Delindikçe deliniyorum, delirdikçe deliriyorum. Sonum şerre yakın bir yerde çadır kuracak kesinlikle. Yahu ben ne kadar bedbaht ne kadar uyuşuk ne kadar sümüklü böcek hızında yaşayan bir adamım böyle! ( Her gün sahil boyu ayaklarına kara sular inene kadar yürüdüğü aklına genince “yok yok salyangoz gibi değil de hani uyuşuk bir tazı gibi olabilirim” dedi) Aslında bu da pek uymuyordu onun ruh dolambaçlarına. Teşhisi, mümkün olduğunca çıkmaz sokaklara sürüklenmiş bir hastalığın keskin ağzında çırpınıyordu. Şimdi hastaneye çıkıp gitsem ve üzerimdeki, beni olduğum yere mıhlayan ve beni buhranlara iten olumsuzluğun reçetesini alsam. Sonra eczaneye gidip, bir poşet dolusu parfüm, temizlik malzemeleri, diş fırçaları, diş macunları ( renk renk, meyvelisinden, nanelisinden ) alıp çıksam ve reçetedeki ilaçları almamış olduğumu eve on adım kala fark etsem, suç benim midir yoksa eczacının mı? Offf…. İçimdeki ve sizin oradan göremediğiniz dışımdaki yalnızlık benim başucu hastalığım olarak tescillense hiç yadırgamam. Bendeki yalnızlık, tozun bile konaklamadığı bomboş odalar içinde bir başına kalmak ( birkaç koltuğu görmezden gelirseniz) dünyadan tasını tarağını toplayıp göçen insanların köy alanlarındaki artık adımları, ya da iğne ucunun bile yer bulamayacağı bir kalabalık içerisinde kendinle yüzleşmek değildir. Bendeki yalnızlık, hiçbir şeye sığmayacak kadar kendisidir!</p>
<p>Böyle kendi kendine akşamüstlerine kadar konuşup durdu Cevat. Ne var ki Sahile yürüyüşe de çıkmadı. Şaşılacak şey. Biraz sonra evin içinde bir savaş telaşı başlayacaktı. Pencereden aşağıya atılan televizyon buna işaret ediyordu. Derken, pencereden tekli koltuğu güç bela geçirip aşağıya doğru sallandırdı. İnsanlar geçiyor mu geçmiyor mu hiç umurunda değildi! Komşuları, sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi oralı olmadı.  Onlar galiba buralı da değildi! Belki de onun bu hallerine alışmışlardı. Yine de komşulardan biri polisi aramış olacaktı ki siren sesleri mahallenin girişinden itibaren duyulmaya başladı. İyi de bu kadar gürültü yetiyorken bu sirenlerin cıyak cıyak çalınması da ne? Duyan da çatışma olmuş ya da bir cinayet ihbarı alınmış zannedecek! Aslında cinayet mahalline de sessiz sedasız gidilmeli değil mi? Orası aynı zamanda bir taziye evi ya da mekânı olarak görülebilir çünkü. Polis sirenlerini duyan Cevat hiç telaşa kapılmadan ama yavaş da davranmadan eline aldığı ( nereden bulduğu muamma) gaz bidonunu odadaki, dışarıya atamadığı ikili koltuğun ve yayı fırlamak üzere olan bir çekyatın üstüne döküverdi. Biraz da yatağına döktü ve üst üste on çöp kibrit çaktı. İlk dördü başarısızdı ama kalan altı kibrit gazın aleve akraba olan, çabuk tutuşan özelliğiyle parlayıverdi. Kara bir duman kapladı evin içini. Dumanlar boşluk bulduğu her delikten hınçla dışarıya doğru savruluyordu. İşte bu an komşular da tedirgin oldular ve umursamazlıklarını askılara asıp yangına kulak kesildiler. Ama iş işten geçmişti. Cevat odanın orta yerine yığılıp kalmıştı yoğun dumandan. Daha alevlere değmeden ölmüştü. Polisler aşağıda mahalleliyi sakinleştirmeye çalışırken apartmandaki diğer insanlar hızla dışarıya çıktılar. İtfaiye gelse bile bu acı, kimsesiz bu adamcağız için paylaşılmayacaktı. O somurtkan mahalleli sadece acıyacaktı Cevat’ın düştüğü bu sona! Ve itfaiye ne kadar su sıksa da dinmeyecekti bu acı. Kimilerine göre bir günlük korku ve telaş da denilebilir!</p>
<p>Mehmet Erikli</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;count=none&amp;text=CEVAT%20VE%20%C3%96TEK%C4%B0%20Y%C3%9CZLER" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;count=none&amp;text=CEVAT%20VE%20%C3%96TEK%C4%B0%20Y%C3%9CZLER" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;linkname=CEVAT%20VE%20%C3%96TEK%C4%B0%20Y%C3%9CZLER" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fcevat-ve-oteki-yuzler.html&amp;title=CEVAT%20VE%20%C3%96TEK%C4%B0%20Y%C3%9CZLER" id="wpa2a_6"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/cevat-ve-oteki-yuzler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>yoldan (paris/clermont-ferrand treni)</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/yoldan-parisclermont-ferrand-treni.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/yoldan-parisclermont-ferrand-treni.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2011 17:44:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yalım Kadıoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deniz Yalım Kadıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[deniz yalım kadıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1330</guid>
		<description><![CDATA[Birini kimseye çevirmek için kaç kitap, kaç yaşantı, kaç "biri" gerek? <a href="http://www.yitikulke.com/yoldan-parisclermont-ferrand-treni.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/08/7552kt87c84byz.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1331" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/08/7552kt87c84byz-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>&#8220;Biri&#8221;nin &#8220;kimse&#8221;ye, &#8220;kimse&#8221;nin &#8220;biri&#8221;ne dönüştüğü an. Sihirli bir tren. Yolculuk. Başını cama yaslamış bakıyorsun. Aklına bir öykünün ilk sözcükleri dizilmekte. &#8220;Seni unutmak için dünyanın bütün kitaplarını okuyacağım.&#8221; Bir yandan da &#8220;Mümkün mü?&#8221; diyorsun, Birini kimseye çevirmek için kaç kitap, kaç yaşantı, kaç &#8220;biri&#8221; gerek?</p>
<p style="text-align: justify;">Derken yolculuk bitiyor, trenden iniyorsun. Gözlerin yorulmuş. Bilmediğin sokaklar canını sıkıyor, haritaya bakmak istemiyorsun. Rastgele yürüseydin eninde sonunda hedefine varırdın. Ama yürüyemedin. Öylece kaldırıma yığıldın. Başın dönmüş, uykusuzluktan, etrafında dilini anlamadığın bir kalabalık. Kısacık, beyaz saçlı bir kadının parmakları uzanıyor, tutuyorsun. Yarım saat sonra bir lokantanın arka bahçesinde, elinde şarap oturmaktasın. Gitmen gerek ama yapamıyorsun. Kadının yalnızlığı yüzüne vuruyor. Sana yardım etmeye ihtiyacı var.<span id="more-1330"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu durum sana &#8220;çürük yumurta&#8221;yı anımsattı. Kim bilir hangi kitapta okumuştun. &#8220;Hepimiz hayatımızda en az bir çürük yumurta olsun isteriz,&#8221; diyordu yazar, &#8220;kendi acımızı unutmak için.&#8221; Sonra da soruyordu, &#8220;Senin çürük yumurtan kim? Ve sen kimin çürük yumurtasısın?&#8221; İkinci soruyu yazar mı demişti yoksa sen mi kendine sordun, hatırlamıyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Şarabın açtığı dil ve konuşurken durmayan elleriniz iletişiminizi güçlendiriyor. Saatleri saymaktan çoktan vazgeçtin. Birkaç ay öncesine kadar ismini duymadığın bir şehirde, kısacık, beyaz saçlı bir kadının hayatındasın artık. Birdenbire düşmeseydin ya da kadın garın yakınlarından geçmeseydi hiç karşılaşmayacaktınız. Belki köşedeki sokak lambasının gözüktüğü fotoğrafta o da olacaktı, oradan geçen bir yabancı. Bakınca oflayacaktın, kompozisyonu bozacaktı. Oysa şimdi fotoğrafın tam orta yerinde, vazgeçilmez bir leke.</p>
<p style="text-align: justify;">Üç gün geçmiş, şehirde işin bitmiş, başın yine pencereye dayalı. Kayıp giden evlere bakıyorsun. Evlerin içinde insanlar, insanların içinde evler, odalar. Senin için yüksek tavanlı, ferah bir oda. Sebebini bilmiyorsun ama hafiflemişsin. Yol yorgunluğu akıyor gözlerinden, ellerin iki yana düşüyor. Öykünün ilk sözcüklerini değiştiriyorsun. &#8220;Seni unutmak için dünyanın bütün şehirlerini dolaşacağım.&#8221; Deliksiz bir uykuya dalıyorsun.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Fotoğraf: <a href="http://www.freedigitalphotos.net/images/view_photog.php?photogid=404" target="_blank">Simon Howden</a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/yoldan-parisclermont-ferrand-treni.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Gerçeği Düş Geçe&#8221; Yayımlandı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/sue-kiziloz.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/sue-kiziloz.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 11:47:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yitik Ülke</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçeği düş geçe]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Sue Kızılöz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1018</guid>
		<description><![CDATA[Sue Kızılöz&#8217;ün yeni kitabı Gerçeği Düş Geçe, Digraf Yayınları&#8217;nca yayımlandı. Öykü kitabı, kitapseverlerin ilgisini bekliyor. Özgürlük Kadın gözlerini merakla açıp, &#8220;Artık sıra benim mi?&#8221; diye sordu. Adam, &#8220;Evet. Kuşlar kadar özgürsün&#8221; dedi. Kadın bir o pencereye koştu, bir bu pencereye. &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/sue-kiziloz.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/04/sue-kiziloz1.jpg"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/04/sue-kiziloz1.jpg" alt="" title="sue-kiziloz" width="188" height="268" class="alignleft size-full wp-image-1019" /></a></p>
<p>Sue Kızılöz&#8217;ün yeni kitabı Gerçeği Düş Geçe, Digraf Yayınları&#8217;nca yayımlandı. Öykü kitabı, kitapseverlerin ilgisini bekliyor.</p>
<p><strong>Özgürlük</strong></p>
<p>Kadın gözlerini merakla açıp, &#8220;Artık sıra benim mi?&#8221; diye sordu. Adam, &#8220;Evet. Kuşlar kadar özgürsün&#8221; dedi. Kadın bir o pencereye koştu, bir bu pencereye. Bir o kapıya, bir bu kapıya. Çarptı, çarptı, çarptı&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Piyano</strong>  </p>
<p>Öğretmen çocuklara piyanoyu anlatıyordu. Kimse neye benzediğini anlayamıyordu. Ali, &#8220;Bir ağız dolusu çürük diş gibi&#8221; dedi. Öğretmen yanıtı çok beğendi. Sınıftakiler onu gülümseyerek kutladılar.  </p>
<p>Ali, ağzını elleriyle sımsıkı kapattı ve bütün sınıfın boşalmasını bekledi.<span id="more-1018"></span><br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Mola</strong> </p>
<p>Salondaki geniş bankta yanyana oturanlar bekletilmekten öfkeli soluyorlardı. Burunlarında takılı mandalı çıkartıp bağırmaya başladılar. &#8220;Koklamak istiyoruz artık!&#8221; &#8221; İp! İp getirin. Asacağız!&#8221;<br />
Uzun yıllar giyilmekten kokusunu yitirmiş soluk elbiselerini tek tek çıkarmaya başladılar. Saçlarına en sarı papatyalardan taçlar yapıp odanın içinde çocuklar gibi dans ettiler. Birlikte ip atlayıp top oynadılar. Çok eğlendiler. Her şey mis gibi okyanus kokuyor, ovalar gibi genişliyor, yaylalar gibi uzuyordu&#8230;  </p>
<p>Beş dakika sonra rüyalarından oksijensiz, aşktan dengesiz, iyi düşlerden aptallaşmış olarak yine bekletilmeye devam edildiler&#8230;  </p>
<p>Memur- Yarın beş dakikalığına gözlerinizdeki bağları çözeceğiz!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>1966 İzmir doğumlu Sue Kızılöz ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir&#8217;de tamamlamıştır.</p>
<p>9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları, Tiyatro Anasanat Dalı, Dramatik Yazarlık Bölümü mezunudur.</p>
<p>Öykü, senaryo, oyun, deneme, anlatı, şiir türündeki yazıları çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. 1996 yılında İzmir Yeni Asır gazetesinin reklam bölümünde metin yazarlığı yapan yazar 1997 ylında İstanbul&#8217;da ki İnşaat Dergisi&#8217;nin editörlüğünde yardımcı asistan olarak çalışmıştır.</p>
<p>Sue Kızılöz&#8217;ün 2010 yılında &#8220;Plastik Düşler&#8221; (Digraf Yayıncılık) adlı ilk öykü kitabı çıkmıştır.</p>
<p>&#8220;Yazmak, insan ve evrenle kurabildiğim biricik iletişim araçlarından biridir&#8230;&#8221; diyen ve kendisini  bu yaratıcı dille ifade etmeyi sevdiğini söyleyen yazar, şu an oğluyla birlikte Amerika&#8217;da yaşamaktadır. </p>
<p>Sue Kızılöz</p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;count=none&amp;text=%26%238220%3BGer%C3%A7e%C4%9Fi%20D%C3%BC%C5%9F%20Ge%C3%A7e%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;count=none&amp;text=%26%238220%3BGer%C3%A7e%C4%9Fi%20D%C3%BC%C5%9F%20Ge%C3%A7e%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;linkname=%26%238220%3BGer%C3%A7e%C4%9Fi%20D%C3%BC%C5%9F%20Ge%C3%A7e%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fsue-kiziloz.html&amp;title=%26%238220%3BGer%C3%A7e%C4%9Fi%20D%C3%BC%C5%9F%20Ge%C3%A7e%26%238221%3B%20Yay%C4%B1mland%C4%B1" id="wpa2a_8"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/sue-kiziloz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bıyıklı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/biyikli.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/biyikli.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2011 12:43:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yalım Kadıoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deniz Yalım Kadıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=749</guid>
		<description><![CDATA[Radyolu saat çaldı, Bıyıklı Bey uyandı. Tüysüz kolu yün yorganı sarsarak çıktı, saate uzandı. Yetişemedi...  <a href="http://www.yitikulke.com/biyikli.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/02/ringing_alarm_clock_02.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-752" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/02/ringing_alarm_clock_02-201x300.jpg" alt="" width="201" height="300" /></a>Radyolu saat çaldı, Bıyıklı Bey uyandı. Tüysüz kolu yün yorganı sarsarak çıktı, saate uzandı. Yetişemedi. Yastığın altında erik burnu sıkıntıyla oynadı. Odadan derin, hırıltılı bir nefes çekti. Titredi oda, duvarlar birbirine yanaştı, lekeleri perdelere bulaştı. Dolabın kapağı şaşkınlıkla yere düştü, kirli çoraplar yatağın altına sıvıştı. Neyse ki çektiği havayı tam zamanında bıraktı da, her şey eski haline kavuştu, oda odaya, kapı kapıya dönüştü. Radyoda sarışın şarkıcı, olanlardan habersiz, terk ettiği âşığının ardından kıvrak nağmeler döktürüyordu. Sırıttı Osman, topuklardan yükselen tığ gibi bacaklar bıyığını burdu ama şarkıyı duyunca fena bozuldu.</p>
<p style="text-align: justify">&#8220;Ulan daha sabahın körü be, tövbe tövbe&#8230;&#8221;<span id="more-749"></span></p>
<p style="text-align: justify">Dayanamadı, bir of çekti. Öyle bir of ki, Bakkal Rüstem’in kamyoneti duysa beş senelik şanını kaldırımda bırakır, kaçardı. Acısı içinden, isyanı yüksek perdeden, öyle derinden bir “of”tu ki onunkisi, geceleyin çarşıya çıksa kuytu meyhanelerin efkârlı masalarında en ağır ağbiler güzelinden yer açardı. Oysa tam da sabah rüzgârı gelecek, açık kalan pencereden girecek, uykunun kokusunu yavaş yavaş silecekti. Ayak parmaklarını gıdıklayacak, oradan bıyıklarını dolaşıp kulağına üfleyecekti ki, odanın kıvamını görünce hevesi kaçtı. Kadife perdenin püskülüne takıldı kaldı rüzgâr.</p>
<p style="text-align: justify">Kalkası yoktu, gözlerini ovuşturdu. Çift kişilik yatağın on senelik köşesine yumuldu. Yanağında nevresimden patikalar oluşmuş, kenarına kır sakallar doluşmuştu. Alnının ovasında kara bir çalıydı kaşları, radyodan gelen sesle dalgalandı. &#8220;Önce şu kadını susturmalı, sonra da azıcık kestirmeli&#8230;&#8221; Kolaydı, alt tarafı saatin düğmesine bir hamle daha. Az önce aldığı yenilgiden mahcup, yüzükoyun yatan koluna baktı, &#8220;ha gayret&#8221;. Sevindi kol, şükranla doğruldu. Bedenini gererek güç topladı, sesin kaynağına uzandı. Yok, yine olmayacak. İlla kalkacaksın Osman, annenin evlenince kullanasın diye komşulara diktirdiği ve bir sabah dürüp de kapına getirdiği yorganın altından çıkacaksın.</p>
<p style="text-align: justify">Yün yorganı döver gibi üstünden attı, komodinden iki parmak toz kalktı. Devrik göbeğinin üstünde büzüşmüş atletini düzeltti, itinayla belini topladı. Çizgili pijaması dizine çıkmış, akşam soğuğundan çoraplı yatmıştı. Doğruldu, çoraplarını sürüyerek ilerledi, aynanın karşısında durdu Osman. Sanki bütün yorgan tortop olmuş, boğazına konmuştu.</p>
<p style="text-align: justify">&#8220;Al sana Bıyıklı Bey. ulan neren bey senin? Haline bak, löp löp et, pörtlek göz, dolma kol, çarpık bacak&#8230;&#8221;<br />
Burnu çoktan kızarmış, son vuruşu bekliyordu.<br />
&#8220;Nalan seni ne yapsın?&#8221;</p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #c0c0c0"><em>Görsel: <a href="http://http://www.freedigitalphotos.net/images/view_photog.php?photogid=1526">freedigitalphotos.com</a></em></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/biyikli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kuş Sürüsü</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/bir-kus-surusu.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/bir-kus-surusu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Feb 2011 12:43:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kerem Işık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kerem Işık]]></category>
		<category><![CDATA[anna ahmatova]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öykü örneği]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=736</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Şu yeryüzündeki zamanımız hızla geçiyor&#8221; &#8211; Anna Ahmatova *** Bir kuş sürüsü. Gökyüzünde ince bir çizgi. Belli belirsiz. Orada. Bulutların arasında. Geliyor mu, gidiyor mu? Kestiremiyorum. Belki de hiç yok. Olmadı. “Keşke bu yola sapmasaydık,” diyor Meltem. Motorun gürültüsü her &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/bir-kus-surusu.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Şu yeryüzündeki zamanımız hızla geçiyor&#8221; &#8211; Anna Ahmatova</em></p>
<p>***</p>
<p>Bir kuş sürüsü. Gökyüzünde ince bir çizgi.</p>
<p>Belli belirsiz.</p>
<p>Orada.</p>
<p>Bulutların arasında.</p>
<p>Geliyor mu, gidiyor mu? Kestiremiyorum. <span id="more-736"></span></p>
<p>Belki de hiç yok. Olmadı.</p>
<p>“Keşke bu yola sapmasaydık,” diyor Meltem.</p>
<p>Motorun gürültüsü her şeyi bastırıyor. Oysa ağustos böceklerini duymak istiyorum ben.</p>
<p>“Duyan da buraları avucunun içi gibi biliyorsun zanneder,” diyerek dikiz aynasından bana bakıyor Mert. Göz kırpmasını bekliyorum. Kırpmıyor. Hayatta beklediğim şeylerin olmamasına alıştım artık. Çocukluğumdan beri bu böyle. Hayat nasıl başlarsa öyle gidiyor işte. Başımı çevirip dışarı bakıyorum.</p>
<p>“Şu üç günlük tatili de zehir etmezsin umarım bana.”</p>
<p>Oflayıp pufluyor Meltem. Hiç gülmüyor. Bense terliyorum. Terliyorum ve uzaktaki kuş sürüsüne bakıyorum. Yer değiştirmişler ama hala çok uzaklar. On dokuz Mayıs tatili hafta sonuyla birleşince Gümüldür’e kaçmaya karar verdim. Eski bir arkadaşımın evine. Meltem’le Mert de Gümüldür’e gidiyormuş. Yol arkadaşı olmamı istediler.</p>
<p>Az konuşuyorum. Her zaman olduğu gibi. Heceler düğümlenip kalıyor gırtlağımda. Neden bilmem başımı cama yaslayıp geçmişi düşünmek istiyorum. Yollar hiç bitmesin, Mert hep aynadan bakıp arabayı sürsün, Meltem’de oflayıp puflayarak saçlarını karıştırsın istiyorum. Neyi nasıl aradığımı bilmeden gelip geçiyor günler. Bir zamanlar olmayı düşlediğim adamı düşündükçe gülecek gibi oluyorum. Kısa süren yolculuklarda bile böyle hissederim. Etrafımda her şey değişirken aynı kalmanın beni ne kadar korkuttuğunun ayırtına varırım. Herhalde hiç büyüyemeyeceğim.</p>
<p>Sarsılarak ilerliyoruz.</p>
<p>Kimse tek kelime etmiyor.</p>
<p>Yol virajlı. Yavaşlıyoruz. Ara ara ağustos böcekleri duyuluyor. Yeşile kesmiş tepelere bakıyorum. Rüzgârın yüzüme vurduğunu hissetmek için camı aralıyorum.</p>
<p>“Ne kadar kalacaksın?”</p>
<p>Dikiz aynasında bungun bir çift göz. Meltem’in sessizliğe katlanamayacağını düşünüp konuşuyor besbelli.</p>
<p>“İki gün.”</p>
<p>“Ya sonra?”</p>
<p>“Bilmem. İstanbul’a dönmek istemiyorum.”</p>
<p>“Önüne bak!” diyor Meltem.</p>
<p>Susuyor Mert.</p>
<p>Yapış yapış bir suskunluk bu. Üstümüze başımıza bulaşıyor. Yıllar önce, soğuk bir kış günü boş caddelerden geçip eve yürürken duyduğum türden bir sessizlik. O zaman anlamıştım sessizliğin de duyulabileceğini. Daha birçok şey öğrenmeden önce sessizliği öğrenmiştim. Şimdiyse içimden söküp atamıyorum. Huzursuzum. Dikkatsizim. Baktığım yerde olanları değil de başka başka şeyler görür gibiyim. Artık kendimi kandırmıyorum. Normal olmaktan çok uzağım.</p>
<p>Sabah liman işçilerinin gürültüsüne uyandığımda iyi hissediyordum. Balkonda kahvaltı ederken uzun, rengârenk etekli, coşkulu kadınlara bakarken böyle değildim. Öğleyin klakson sesleri, makarna ve tavuk kokusu, art arda içilen sigaralar… Sonrası bulanık.</p>
<p>Yol düzleşiyor. Uzun burunlu bir kamyon gürültüyle geçiyor yanımızdan. Bagajda bira var. Uzanıp almak istiyorum. Sıcaktan içilemeyecek hale gelmiş olmalı. Vazgeçiyorum.</p>
<p>Gidiyoruz.</p>
<p>Gidiyoruz.</p>
<p>Asfalt sıcak. Bitmek bilmiyor.</p>
<p>Eskiden hep bambaşka şeyler yaşayacağımı düşünürdüm. Kimseninkine benzemeyecekti yaşamım.</p>
<p>Eskiden.</p>
<p>Yalnızlığa boyun eğmeden önce.</p>
<p>Artık biliyorum.</p>
<p>Her yaşam bir çıkmaz sokak.</p>
<p>Herhalde asıl sorun birlikteliklere olan direncimin azalması.</p>
<p>Mert radyoyu açıyor. Hava durumu. Meltem güneş gözlüğünü takmış kucağına yaydığı haftalık bir dergiyi gelişigüzel karıştırıyor. Bir yol ayrımında Gümüldür tabelasını takip ediyoruz.</p>
<p>Camdan dışarı bakıyorum. Kuş sürüsünü arıyor gözlerim. İşte orada. Kara bir bulut.</p>
<p>Mert bir şeyler diyor.</p>
<p>Duymuyorum.</p>
<p>Hiçbir şeyi umursamıyorum.</p>
<p>Gece basmadan ölümü düşünüyorum.</p>
<p><strong>Kerem Işık</strong></p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;count=none&amp;text=Bir%20Ku%C5%9F%20S%C3%BCr%C3%BCs%C3%BC" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;count=none&amp;text=Bir%20Ku%C5%9F%20S%C3%BCr%C3%BCs%C3%BC" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;linkname=Bir%20Ku%C5%9F%20S%C3%BCr%C3%BCs%C3%BC" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fbir-kus-surusu.html&amp;title=Bir%20Ku%C5%9F%20S%C3%BCr%C3%BCs%C3%BC" id="wpa2a_10"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/bir-kus-surusu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMİN SEÇİMİ</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/kimin-secimi.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/kimin-secimi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Feb 2011 14:10:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Çekinmez</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Çekinmez]]></category>
		<category><![CDATA[bulumkurgu öykü]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[serdar çekinmez]]></category>
		<category><![CDATA[yazmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=568</guid>
		<description><![CDATA[11 Haziran 2025- Dünya Ekonomi ve Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi – 136. Kat – Toplantı Salonu Hafta başından bu yana durdurak bilmeksizin düşüşe geçmiş dünya borsalarına ve artık bir felakete dönüşmeye yüz tutmuş uluslararası ekonomik görüntüye rağmen başkan George Alain Gilbert &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/kimin-secimi.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>11 Haziran 2025- Dünya Ekonomi ve Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi – 136. Kat – Toplantı Salonu</em></p>
<p>Hafta başından bu yana durdurak bilmeksizin düşüşe geçmiş dünya borsalarına ve artık bir felakete dönüşmeye yüz tutmuş uluslararası ekonomik görüntüye rağmen başkan George Alain Gilbert soğukkanlılığını korumayı başarmış görünüyordu. Zaman zaman yanındakilere takılıyor, dünyanın farklı finans merkezlerinden gelen uzmanlarla kafa bularak ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Oysaki çaresiz bir bekleyiş içerisinde, endişeli gözlerle etraflarına bakınıp duran ekonomist takımının gergin dudakları, yalandan gülümserken bile, ağlamaklıydı. Nasıl olmasındı ki ? Sadece ilk iki günde 2008 Ekonomik Bunalımı’nın yol açtığı zararları bile solda sıfır bırakacak ölçüde önemli kayıplar verilmiş, dünyanın en önde gelen enerji ve çevre teknolojisi devlerinin kasaları tam takır oluvermişti. Milyarlarca insanı ekonomik yıkımdan çekip çıkaracak kararları almanın ağırlığı da, bu toplantıya katılanların omuzlarına yüklenmişti.<span id="more-568"></span></p>
<p>Çok geçmeden yuvarlak masanın gecikmeli konuğu, robot teknolojisi konusunda dünya çapında bir duayen olarak tanınan bay Pramesh Singh kapıyı vurmaksızın, kan ter içinde içeri girdi ve hatasını kabullenircesine gözlerini saatine çevirdikten sonra, mahçupca başkanı selamladı. Alain Gilbert de başını hafifçe eğerek nazikçe karşılık verdikten sonra, etraftaki bir anlık sessizlikten istifade edip yüzünü konuklarına çevirdi ve herkese katılımları için teşekkür etti :</p>
<p>« Hepimizin bildiği gibi 2008’de başlayan « Büyük Ekonomik Bunalım »ın bir daha vuku bulmasını engellemek amacıyla, 2015 yılından beri tüm finans ve menkul kıymet sistemimizi robotlara emanet etmiş durumdayız. Borsalarda daha isabetli kararlar alınabilsin, bankalar daha doğru yatırımlara kredi açabilsin, şirket menkul değerleri daha güvenli, hatta yanılmayan ellere teslim edilebilsin diye&#8230; Aslına bakarsanız, bugün burada toplanmamıza neden olan bu yeni ve devasa ekonomik kriz boy gösterinceye kadar da işler harika gidiyordu. Bu yanılmaz dediğimiz dijital aletler, hafta başından bu yana, inadına yapar gibi, dev bütçeli enerji ve çevre kuruluşlarının hisse senetleri başta olmak üzere, borsaları allak bullak ettiler. Kağıtları pahalıya alıp ucuza elden çıkarıyorlar, ta ki şirketler iflas noktasına gelene kadar… Zararlar hesaplanabilir olmaktan çıktı. Neden böyle oldu ? Makinelerimiz mi sapıttı ? Robotların ayarları mı şaştı ?</p>
<p>Önce konu hakkında iyi kötü bir fikri olan varsa sözü ona vereyim. Yoksa robotlar konusunda uzman olan Bay Singh ile başlayalım. »</p>
<p>Hint mühendis bu davet üzerine salondaki herhangi birinin muhtemel yanıtını beklemeksizin sözü aldı :</p>
<p>« Tüm bu olup bitenlere bir anlam verebilmek imkansızdan da öte. Normal şartlarda bu aygıtlar biz onlara ne görev yüklediysek onu yerine getirirler. Her ne kadar milyarlarca bilgiyi idare edebilecek karmaşık yapılara sahip olsalar da, yapıları itibariyle yapay zeka oluşumlarından çok uzaktırlar. Yani kısıtlı bile olsa özgürce seçim yapma hakları yoktur. Buna karşın, tıpkı eskiden borsa tacirlerinin yaptıkları gibi haberleri takip ederler : Gündelik siyasal gelişmeleri, dış politikayı, enflasyon ve kur verilerini, enerji ve çevre yatırımlarını, mecliste yapılan oylamaları ve hatta sendikaların düzenledikleri yürüyüşlerini bile… Bu verileri kendilerine göre bir puanlama sistemine tabii tutarak ülkesel ve sektörel bazda sonuçlara varırlar. Bunları da şirketlerin öznel durumuyla birleştirip « al » veya « sat » türünden bir sonuç çıkartmak suretiyle, değerli kağıtlarla oynarlar. Bu kesinlikle insanlara özgü olan risk alma güdüleriyle alakalı değildir. O yüzden diyorum ya : Robotların seçme hakları yoktur. Yıllardır bu makinelerin hiçbiri bırakalım yanlış bir karar vermeyi, en ufak bir arıza alarmına maruz kalmamışken bugün koskoca bir ekonomiyi batırmaktalar… İşte aklımın almadığı konu da bu… »</p>
<p>Alain Gilbert ellerini masanın üzerinde kavuşturdu : « Peki sizce bu bir siber saldırı olamaz mı ? »</p>
<p>Mühendisin cevabı kesindi : « Robotların güvenlik ayarlarını neredeyse tek tek gözden geçirdik. Virüs taramalarını yeniledik. Akım ve voltaj verilerini kontrol ettik. En ufak bir anormallik dahi yok. Bunun bir dijital saldırı olmadığı yönünde sizi temin ederim. »</p>
<p>« Bay Singh » diye beklemeden tekrar söze girdi başkan : “Hani bizim çocukluğumuzda pek meşhur filmler vardı. Robotlar dünyayı ele geçiriyor falan&#8230; Bilirsiniz işte! Bu soru size aptalca gelebilir, belki de benim çok fazla film izlediğimi düşüneceksiniz ama lütfen söyleyin : Makinelerin insanlığa saldırısı mı bu? Hani bizler hep robotların silahlı kalkışmasını hayal eder dururduk, belki de ekonomik bir savaş başlattılar? Ne dersiniz?”</p>
<p>Hint mühendis soruyu ciddiyetle dinlemişti : “ Bu kadar büyük bir ekonomik problem varken sorulacak hiç bir soru anlamsız değildir, sayın başkan. Az önce prensip olarak bu robotların seçme haklarının olmadığından bahsetmiştim. Bu nedenle, programlar doğru çalıştığı sürece, özgürce karar vermeyi istemeyeceklerdir. Ancak diyelim ki dediğiniz gibi oldu, robotlar bir seçim yapıp isyan ettiler; bu durumda bir yerlerde birikim yapmış olmaları gerekirdi. Buna mukabil, şu an itibariyle, ne herhangi bir şirketin ne de herhangi bir devletin hazinesine bu paralar girmediğine göre, böylesi bir olasılığı yok sayabiliriz…”</p>
<p>Masanın diğer ucundaki japon ekonomist şaka mı ciddi mi olmduğu belli olmayan bir ses tonuyla lafa girdi “ Belki bizimle dalga geçiyorlardır…”</p>
<p>Bu sözün ardından derin bir sessizlik hüküm sürdü. O kadar ki başkan Gilbert fısıltılı bir tonla finans uzmanı bay Perterson’a seslendiğinde, masanın karşı ucundakiler bile rahatlıkla duyabilmişlerdi. İsveçli ekonomist, cevaplar bir yana dursun soruların bile muallakta kaldığı böyle bir ortamda, kimsenin tek kelime etmesine izin vermeden doğrudan lafa girmeyi tercih etti:</p>
<p>“Bay Singh’in samimiyetinden hiç kuşkum olmadığı halde, yaşadıklarımızın insanlığa yönelik bir saldırı olduğundan da zerre kadar şüphem yok. Bakınız, geçen hafta açıklanan yıllık bilançolarda, enerji ve çevre şirketlerinin inanılmaz rekorlara imza atıp, yıl sonu kârlılıklarını olağanüstü arttırdıklarına şahit olmuştuk. Bu hafta ise aynı firmalar, bir grup robot tayfasının kurbanı olup neredeyse batma noktasına geldiler. Hatta bir kısmı topu dikti bile&#8230; Bu durumda aklıma iki ihtimal geliyor: Robotlar, bizlere, ekonominin kontrolünü ellerinde tuttuklarını, koskoca holdingleri diledikleri zaman batırıp dilediklerinde de çıkarabileceklerini anlatmak istiyorlar; bir anlamda gövde gösterisi yaparak “patron biziz” demeye getiriyorlar. Diğer ihtimalse insanlığın ek zenginlik üretmesini kendileri için bir tehlike olarak algılıyor olmalarıdır ki, eğer öyleyse, yaptıkları düpedüz ekonomik savaş ilânıdır. Nedeni ne olursa olsun robotların fişlerini çekmeden bu anarşiye bir son verilebilineceğini düşünmüyorum. Borsa ve finans sistemimizi tekrar insanların eline vermeliyiz. Dahası, her gün dünya ekonomisinin yüz milyarlarca dolar içeri girdiği şu günlerde, bu kararı almak için kaybedilecek bir saniyemiz bile yok!”</p>
<p>Peterson’un kuzeylilere has bembeyaz yüzü, konuştukça, öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Kendisi zaten,  2015 yılından bu güne dek ekonomi dünyasının anahtarının, “analizden ve sezgiden yoksun bu elektronik çöp tenekelerine”  teslim edilmiş olmasını bir türlü içine sindirememekteydi. İşte halihazırdaki ekonomik kriz ortamı, robot teknolojisine bir son vermek için kaçırılmayacak bir fırsattı.</p>
<p>Başkan Alain Gilbert’in parmaklarını masada tıkırdatırken çıkardığı melodinin ritmi dahi Peterson’u onaylamadığını anlatır gibiydi. Hafifçe iç çekip, işaret parmağını ani bir hareketle ekonomiste doğru çevirdi : “Bu iş hiç de sandığınız kadar basit değil bay Peterson. Bu aletler olmadan, kimin ne kadar hisse sahibi olduğunu, ne oranda borçlu olduğunu, bankalardan alacakları vereceklerinin ne kadar olduğunu asla öğrenemeyiz! Koskoca bir sistem robotlara emanetti. Şimdi birdenbire onları devre dışı bırakmaktan söz ediyorsunuz. Bu ekonomiyi tümden durdurmak demek! Yatırımları sıfırlamak demek! Bir sabah uyandığınızda banka hesabınızı dımdızlak bulacağınız demek! Sanırım bu masadaki hiç kimsenin durumu daha da kötüleştirmeye niyeti yok!”</p>
<p>Başkanın bu can sıkıcı cevabı karşısında, Peterson suratında asabi bir gülüş belirdi. Ona sadece yakınlarının hitap ettiği şekilde “George” diye seslenerek elini masaya vurdu : “Tüm dünya finans işlemlerinin Cenevre ve Reykjavik’teki iki dev bilişim santralinde yedeklenmiş kopyaları olduğundan çoluk çocuğun bile haberi varken, senin nasıl olup da böyle bir felaket tablosu çizebildiğini  aklım almıyor. Eskisi gibi bilgisayarlı bankacılık sistemine geçmemiz, en kötü ihtimalle bir haftamızı alır. Bunun sen de çok iyi farkındasın…”</p>
<p>Ekonomistin bu savunmasının ardından, toplantı odası yeniden sessizliğe gömüldü. George Alain Gilbert parmaklarını, bu kez yavaş bir tempoyla masada tıkırdıtmaya başladı. Ansızın başını kaldırıp, çaprazına düşen koltukta sarı lüle saçlarını parmaklarına dolamayla meşgul olan bayana, samimi ve yumuşak bir tonla “Ekaterina” diye seslendi. Kadının pürüzsüz yüzü ve duruşundaki endamı, toplantının kasvetini dağıtmaya yetecek denli olğanüstüydü. Çevre ve sürdürülebilir kalkınma konusunda Birleşmiş Milletler’de başarılı projelere imza atmış bu Rus bayanın, robotların neden çevreci şirketleri hedef seçmiş olabilcekleri konusunda söyleyecekleri olabilirdi :</p>
<p>“Son on yıllık dönemde, bilhassa fosil yakıtlara dayanmayan temiz enerji üretiminde olağanüstü bir yol katedildi. Yine de, ekolojik dengeyi yerine oturtabilecek ölçüde adımlar atmış olmaktan oldukça uzak olduğumuzu itiraf etmemiz gerekir. Kutupların erimesinin önüne geçemediğimiz gibi, böyle giderse, asıl büyük felaket olan Sibirya’daki donmuş toprağın çözülmesini de önleyemeyeceğiz. Hepimizin bildiği klasik nedenler : Araştırma ve çevre yatırımlarının güdük kalışı, şiddetli rekabet ortamında şirketlerin finansal kağıtlara yatırım yapmayı tercih etmesi ve daha bir dolu ekonomik karın ağrısı… Unutmamak gerekir ki, ekolojik dengeyi emanet ettiğimiz enerji ve çevre teknolojileri üreten şirketler birer ticari müessesedirler ve bu cadı kazanı kaynadığı  müddetçe, onlar da huzuru, ticari yönden riskli icatlar ve yenilikler yerine, robotların güvenli kollarında bulacaklar. Az önce Bay Peterson konuşurken bunlar aklıma geldiğinde şöyle düşündüm : Robotlar eğer insanlığı kontrol altına almak isteselerdi, ekolojik verimliliği bu kadar tartışmalı bir sektöre saldırmakla işe başlarlar mıydı?”</p>
<p>Ekaterina’yı dikkatle takip etmekte olan Peterson masanın karşısından cevabı yapıştırdı :</p>
<p>“Ben robot olsam, tam da böyle yapardım. Çevre ve enerji şirketleri insanlığın yumuşak karnı… Kolay olsun diye işe onların defterini dürmekle başladılar. Sıra tüm diğer şirketlere de gelecek, bunu görmüyor musunuz?”</p>
<p>“Hayır görmüyorum!” diye cılız bir ses yükseldi masanın ucundan. Bu sıska görünümlü, seyrek saçları özenle yana doğru taranmış ellili yaşlarındaki adam, toplantıya mantıki ve felsefi yorumlar katmak üzere davet edilmiş olan ünlü filozof Tevfik beyden başkası değildi.</p>
<p>Araya giren bu ses, Alain Gilbert’e, fırtınalı havada rotasını kaybetmiş bir denizciye, ansızın bulutları yararak göz kırpan bir kutup yıldızı gibi göründü. Öyle ki, toplantının diğer iştirakçileri bu muhterem feylezofun  az sonra söyleyeceklerini kafadan atma deli saçması saysalar ya da idealist bir felsefecinin gerçeküstü yorumları olarak değerlendirseler bile, bunların başkan için bir önemi yoktu. Böylesi bir minnet duygusundan ötürü olsa gerek, bir eliyle salonu sessizlige ve belki de herkesi kulaklarını dört açmaya davet eden bir jest yaparken, dilinden de “Buyrun Tevfik Bey, can kulağıyla sizi dinliyoruz efendim” sözleri döküldü.</p>
<p>Ellili yaşlarındaki filozof ise sağ elini sözlerine siper edermişcesine ağzına yakın tutarak, tiz ve nispeten cılız bir tonla topluluğa hitap etmeye koyuldu:</p>
<p>“Bilir misiniz sevgili davetliler, bilhassa sosyal bilimlerde aslolan, doğru soruyu sorabilmektir. Adaletiyle nesnel, cesaretiyle evrensel ve cevaplarıyla üretken; o karizmatik, heybetli, kavgacı ve taze bir gelin gibi narin hatta kırılgan soruyu keşfedebilmek ve onu sorabilmek… Nasıl büyülü bir eylemdir aslında…” Bu sözlerin ardından elini indirdi yılların deneyimini hazmedermişcesine içlice yutkundu.</p>
<p>“Az önce sevgili Alain robotların neden sapıttıklarını sorduğunda, zaten kendisi tartışmanın dümenini onların üstüne kırmıştı. Çok değerli uzmanlar da cevaplarını bildirirlerken, onları tekrar adam etmek veyahut da bir an önce defterlerini dürmek gerektiğinden söz edip durdular. Robotlar bizimle bilek güreşine girdiler mi bilmem ama içimizden bazıları onlara savaş ilân etti bile… Şahsen bütün bunları başkanın yanlış soruyu sormasına bağlıyorum.</p>
<p>Nacizane fikrim odur ki, robotlarımız , aynen programlandıkları gibi, insanlığa layıkıyla hizmet vermekteler. Normalin şaştığı nokta robotların finansal işlemleri değil, insanlığın ve dünyamızın içinde bulunduğu durumdur. Şöyle ki, tam yarım asırdır çevre problemlerini yüksek sesle dile getirip durmaktayız ve hep yarınlarımızı kurtaralım sloganlarını atıp tuttuk. Yarın artık bugün oldu ve biz insanlarda ise hâlâ dişe dokunur bir değişiklik yok. Ne üretim ne de tüketim kalıplarımızı değiştirmeye yönelik hiç bir adım atmadık. Bu işleri yoluna koyması için, problemleri enerji ve çevre şirketlerine havale ettik. Onların da, Ekaterina’nın  az önce değindiği gibi, yüksek kârlılıklarına rağmen, bu uğurdaki yatımları güdük kaldı. Böylesine acımasız bir rekabet ortamında, gezegenin ve içindekilerin yarınlarını kurtarma görevini ticari müesseselere bırakmak, belki de imkansızın ta kendisiydi. İşte robotların mantiğı bunu kabullenemedi.</p>
<p>Öylesine bir dönemdeyiz ki, tüm bir insanlık kendi yarattığımız ve adına ekonomi dediğimiz bir kurumun peşinden gidiyoruz. Ekonominin iyi gitmesi uğruna her felaketi mazur görüyor, her savaşa katlanıyoruz. Hatta ekonomi adına işsiz kalıp, asıl bizi ilgilendiren şahsi ekonomimizi kaybediyoruz. Ne tuhaf bir çelişki değil mi? Bir ekonomi var bizden içeri…</p>
<p>Diyeceğim normali ve mantığı yitiren biri varsa o da biz insanlarız… Robotlar insanlığın uzun vadeli ihtiyaçlarını düşünüp, ekolojik bir felaketi önlemek ve insanlığı kurtarabilmek adına mantıklı olanı yapıp, toplumsal işlevlerini yerine getirmeyen şirketleri bir bir alaşağı ediorlar. Mantıklılık mı arıyorsunuz yoksa haklılık mı? Yoksa ikisini de mi?</p>
<p>Robotlar bizim robotlarımız, insanlığın robotları… Sorun burada değil. Bizler ise ekonominin robotları haline gelmişiz, işte sıkıntı burada…”</p>
<p>Tevfik bey herkesin buz kestiği bir salonda, sandalyesini havaya kaldırıp sessizce geriye itti ve ağır adımlarla çıkışa yöneldi.</p>
<p>Başkan Alain Gilbert ise, genç bir ekonomi öğencisiyken farkına vardığı, ancak çarklar öyle gerektirdiği için, beyninin kuytu köşelerinde modası geçmiş düşünceler haznesine hapsettiği bu gerçekleri, kimse duymaksızın dudaklarına sessizce tekrar dökülen “Teşekkürler Tevfik” sözleriyle bir daha unutmamak üzere hatırladı.</p>
<p>Aynı akşam, ekonomistlerin ve bilim adamlarının oylamaları sonucu, finans dünyasındaki robotların fişini çekme kararı alındı…</p>
<p><em>Juvisy, 2009</em></p>
<p><strong>Serdar Çekinmez</strong><em><br />
</em></p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;count=none&amp;text=K%C4%B0M%C4%B0N%20SE%C3%87%C4%B0M%C4%B0" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;count=none&amp;text=K%C4%B0M%C4%B0N%20SE%C3%87%C4%B0M%C4%B0" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;linkname=K%C4%B0M%C4%B0N%20SE%C3%87%C4%B0M%C4%B0" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkimin-secimi.html&amp;title=K%C4%B0M%C4%B0N%20SE%C3%87%C4%B0M%C4%B0" id="wpa2a_12"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/kimin-secimi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayat Bu</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/hayat-bu.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/hayat-bu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Jan 2011 17:00:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Erikli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Erikli]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=523</guid>
		<description><![CDATA[Kimi zamanlarda, sabahın kör hali içine uyanmış olsak da rüyalarımızı yarım bırakmış uyanıklığımızı uyuşturmak ister gibi rüyalara o kesildiği yerden devam etmek isteriz… Gecenin bir yarısında uykunun, insanı o çok defa gevşeten rahatlığından önce rüya görmek istemenin arzusu göz kapaklarımızı &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/hayat-bu.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong> Kimi zamanlarda, sabahın kör hali içine uyanmış olsak da rüyalarımızı yarım bırakmış uyanıklığımızı uyuşturmak ister gibi rüyalara o kesildiği yerden devam etmek isteriz…</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em> <a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/01/Picasso-Weeping-Woman1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-525" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/01/Picasso-Weeping-Woman1-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a>Gecenin bir yarısında uykunun, insanı o çok defa gevşeten rahatlığından önce rüya görmek istemenin arzusu göz kapaklarımızı çekiştirip durur. Şahin bey de rüyalara susayanlardan biriydi bu gece. Hayatının o çok tantanalı hali, onu fazlasıyla yoruyordu. Kendisini, iş temposundan güç bela sıyırıp yakası, paçası dağılmış bir vaziyette evinin o ruhunu rahatlatan huzuruna bırakıyordu. Bir bankada veznedardı. Her gün elinin altından milyarlarca lira geçip gidiyordu. Ne var ki gözünün değdiği bu paraları bir arada asla göremeyecekti. (Eğer ara sıra, daha çok yılbaşı akşamları aldığı milli piyango biletine ikramiye vurmazsa tabii) Milyarlarca lirayı bir arada göremeyecekti ama ailesini geçindirebilecek hatırı sayılır bir maaşı vardı. Neyse şimdi bunları geçelim ve Şahin beyin banka trafiğinden dolayı dönen başını bir an önce evine sokmak istemesindeki o karşı konulamaz arzusuna getirelim sözü. <span id="more-523"></span>Şahin bey rüyaların insanı rahatlatan bir tarafı olduğunu hep söyler dururdu çevresindekilere. Uyku ona göre işin ayrıntısıydı. Hâlbuki biz rüyaları ayrıntı bilirdik! Ne garip bir adam değil mi? Aslında onun garipliğine birçok şey eklenebilirdi. Birçok insanın uzak olduğu bir takım alışkanlıkları vardı. Sözgelimi, her gece (rüyalarına geçmeden evvel) birkaç mısra şiir okumadan asla başını yastığa dahi koymazdı. Garip şair Orhan Velinin yanında Cemal Süreya’nın ve Nazım Hikmetin mısralarıydı en çok tercih ettiği. Özdemir Asaf’ın şiirlerini de bir ayrı severdi. Ama hepsinden çok Nazımı kendisine yakın bulurdu.  Yani anlayacağınız çok azımızın alaka duyduğu şiir sanatına bağlıydı Şahin Bey. Bu da garip değil mi! Bu adam hemen her gece rüya görüyordu ki ertesi sabaha gördüklerini eşine bir bir anlatıyordu. Hatta bazı rüyaları, bir sonraki gece kaldığı yerden devam ettirdiğini söylüyordu. Ne garip değil mi? Zihnimizi bu denli yönlendirebilir miydik? İnsanoğlu neler yapmadı ki, bunu yapamasın? Akşam eve geldikten sonra (yine bankanın boğucu kalabalığından yorgun düşmüştü) kendisini salondaki pek de geniş olmayan ama dar da olmayan çekyatın üzerine bırakıverdi. Eşi Naile Hanım, Bey diye seslendi ve sözünü “bu gece rüyalarını salondaki o çekyat üzerinde başlatmayacaksın değil mi’’ diye sürdürdü. Şahin bey gülümseyerek “yok bu gece pek uyumaya da niyetim yok’’ dedi bıyıklarının altından muzipçe gülerek. Hayatın tüm yoruculuğuna ve zamanın o girdap gibi büyüyen akıl almaz değişkenliğine rağmen çok da fazla değişmeden, mutlu ve huzurlu bir şekilde ömür denizinde cılız kulaçlarla da olsa ilerlemeyi bilmişlerdi.  Bu gece Şahin Bey ve eşi odalarında geçirdikleri keyifli dakikaları sabahın o çiğ kokan nemli aydınlığıyla birleştirdiler. Güzel bir kahvaltı hazırlanmalıydı şimdi. Ancak Şahin beyin pek vakti yoktu kahvaltının tadını çıkartmaya. Sadece bir saat içinde dün akşamdan hazır edilmiş ütülü gömleğini ve kumaş pantolonunu giyip, birkaç lokma bir şey atıştırıp evinden çıkacaktı, işine yetişmek için. Bu sebeple eşi Naile Hanım şatafatlı bir sofra kurma gereğini duymuyordu hafta içleri. Kendisi için de birkaç lokma yetiyordu. Zaten eşi apar topar evden çıkınca iştahı kaçıyordu çoğu defa. Naile Hanımın ve çok sevdiği eşi Şahin Beyin çocukları yoktu. Belki de bazı sağlık sorunlarından ötürü çocuk sahibi olamamışlardı. Hastaneye bu sebeple hiç gitmemişlerdi. O yüzden doğrusunu bilemiyoruz. Bu sadece onların arasında bir sırdı galiba. Şahin Bey evinden dışarıya adım attığında sabahın o duru havasını bulamadı; her gün olduğu gibi. Bu her kesi bünyesinde esir tutmuş büyük şehrin, kendine dahi yetecek bir nefeslik duruluğu kalmış mıydı ki? Ahh İstanbul diye iç çekti Şahin Bey. Sen değil miydin otuz sene önce kıyılarından kova kova balık tuttuğumuz şehir ve sen değil miydin havası kardan beyaz şehir? Diyerek yoluna devam ediyorken tam da şunları dillendirmişti;</p>
<p>Güz ağrılarını biriktiren yamalı gün yüzü, göğün dağılan efkârıyla örtülen neşesini parmak uçlarından geçirdi. Naralar ata ata gelen rüzgârın söz dinlemez efeliğine ip dolayıp sendeleten akşamın tenhalığından yararlanıp neşesini lav dağına sürükledi. Heyecanını kıs kıvrak yakalayıp bastırmış olan gün yüzü, aklını rüzgârın emrinde unutmuş olmasaydı çıkacağı dağın lav olmayacağını bilirdi! Lakin önünü dahi aydınlatmaz bir zihinle koyulduğu bu yolda rüzgârın da şimdilik kör karanlıkta yönünü kaybetmiş bir hiç olduğunu ve yönüne dolaşmayacağını bilmesiyle daha büyük bir inanmışlıkla ilerliyordu. Tutunması gereken bir hayat vardı ağrılarını taşımaktan yorulduğu şehrin bu kalabalığına rağmen.</p>
<p>Şahin Bey bir an duraksadı. Bunları, kime ve neden söylüyorum dedi. (Bunları dillendirirken cadde üzerinde geçip giden birçok göz takılıp kalmıştı ona) Bu adam kendi kendine söylenip duruyor, deli mi ne diyorlardı. Oysa deli değildi Şahin Bey. Bal gibi akıllıydı. Ona deli diyenler onu birazcık tanısalardı, söyledikleri sözden dolayı utanırlardı. Ah Şahin Bey! Yine Şiiri fazla kaçırmıştı gece besbelli! Uyumadan önce, rüyadan önce, sevişmeden önce, yemekten önce, düşünmeden önce,  bir şeye karar vermeden önce hep şiir okurdu. Peki, neden hep bir şeylerden önce okurdu şiiri? Bir şeylerden sonra okumaz mıydı? Yapacağı her şeyden önce Şiir okumak ona daha sağlıklı bir ruh hali sunuyordu. Ve böylelikle yapacağı eylemi daha çok içselleştirmiş oluyordu. Ne garip değil mi? İş yerine varmak için durakta beklediği ‘’balık istifi hattının 19 D numaralı götürgeci’’ nihayet gelmişti. Güç bela bindiği götürgeçten kan ter içinde çıktı. Ve sonunda yüz adım kadar yürüyüp iş sahasının kapısından içeriye girdi. Çalışma arkadaşlarını selamlayıp veznesinin başına geçti. Daha ilk dakikadan itibaren boğucu bir sıklıkla paraları saymaya, almaya ve hesaplamaya başlamıştı bile. Bir saat geçmişti. İki saat geçmişti. Üçüncü saatte durdu her şey aniden! &#8220;Bu bir soygundur&#8221; narası atan yüzü alışılmışın dışında bir maskeyle gizlenmiş olan, eli silahlı üç adam vezneye doğru sık adımlarla ilerledi. Daha ne olduğunu bile anlamayan güvenlik görevlisi hala durumu çöze dursun, bizim Şahin Bey masasının hemen altında bulunan tehlike çağrısı düğmesine basıverdi. İşte olanlar da bu dakikadan sonra oldu. Şahin Beyin düğmeye bastığını fark eden korku filminden fırlamış (çetenin başkişisi sanırım) bu adam hiç telaş yapmadan ama yavaş da davranmadan tetiği Şahin Beyin üstüne doğru tam altı defa çekti ve üç ne yaptığını bilmez serseri kaçmaya çalışmak yerine başlarına birer kurşun sıktı! Her kes cansız eşyalar gibi donuk donuktu. Kendine gelen birkaç kişi Şahin Beyin yanına koştular. Ne yazık ki Şahin Bey bizlere ömürdü! Olay yerine çok sayıda polis ve olay yeri inceleme ekipleri geldi. Cankurtaran da gelmişti ama ona artık lüzum yoktu. Sıra cenaze aracına geçmişti! Şahin Beyin daha göreceği nice rüyalar vardı. Hatta bu akşam eve bir sürprizle gelecekti ve eşinin şımarmasının seyrine keyifle dalacaktı. Şahin Bey daha Nazım’dan, Asaf’dan, Cemal Süreya ‘dan, kendisi gibi garip Orhan Veli den şiirler okuyacaktı, her şey den önce ve her şerden önce! Ve Hayat bulacaktı<span style="font-size: 13px; font-family: Georgia, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif; line-height: 19px;"> </span> ve belki de eşi Naile Hanım ona bir kız çocuk hediye edecekti. Kim bilir?</p>
<p><strong>Mehmet Erikli<br />
</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;count=none&amp;text=Hayat%20Bu" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;count=none&amp;text=Hayat%20Bu" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;linkname=Hayat%20Bu" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fhayat-bu.html&amp;title=Hayat%20Bu" id="wpa2a_14"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/hayat-bu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kayalık</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/kayalik.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/kayalik.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 13:14:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yitik Ülke</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kadir Aydemir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kadir aydemir]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=501</guid>
		<description><![CDATA[Dalgalar kıyıyı amansızca dövüyor. Birası bitmek üzere. Elleri titriyor yavaşça. Deniz feneri göğe doğru uzanmakta, ama neden bilmem üç beş kararmış martı amaçsızca çığlık atıyor. Sakalları arasında gezinen parmakları geçmişin kirine bulanmış tırnaklarıyla dingin bir yalnızlığı saklıyor. Hep böyle sakin &#8230; <a href="http://www.yitikulke.com/kayalik.html">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/01/Yalnizca_by_yitikulke.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-504" title="Yalnizca_by_yitikulke" src="http://www.yitikulke.com/wp-content/uploads/2011/01/Yalnizca_by_yitikulke-300x217.jpg" alt="" width="300" height="217" /></a>Dalgalar kıyıyı amansızca dövüyor. Birası bitmek üzere. Elleri titriyor yavaşça. Deniz feneri göğe doğru uzanmakta, ama neden bilmem üç beş kararmış martı amaçsızca çığlık atıyor. Sakalları arasında gezinen parmakları geçmişin kirine bulanmış tırnaklarıyla dingin bir yalnızlığı saklıyor. Hep böyle sakin değildi ruhu, yaşlılığın getirdiği biçimsiz bir gölgeyle barışarak gezinip durmuştu yollarda, duvar diplerinde. Ayağındaki pabuçların biri ıslanıyor, bir şey hissetmediğini anlıyorum uzakta da olsam; ne dudakları kıpırdıyor ne de kapladığı sonsuz boşluk. Elimdeki mektubu buruşturup suya atıyorum, yaşlı adam silkinip kalkıyor. Bir şey söylüyor denize karşı, bir türlü çözemiyorum.<span id="more-501"></span> Su sakinleşiyor&#8230; Derinlerden gelen bir potkal suyüzüne çıkıyor. Kadıköy&#8217;deyim, hayal görmüyorum hayır, kendimi kayalıklarda buldum ve az ileride benim farkımda bile olmayan bu yaşlı sokak adamıyla kesişti yolum az önce. Kolumdaki saatin akrebi deli gibi dönüyor. Yüzüm buruşuyor. Kayalara çarpıyor yarı beyaz dişlerim, tırnaklarım uzayıp çürüyor, zamana teslim oluyor bedenim. Tabii ya, yıllar önce burada, bu kayaların üstünde iki kişiydik. Onun ve benim elyazım saklıydı şişedeki kâğıtta. Potkalın geri döneceğini biliyordum. Biliyordum! Kimse bana inanmıyordu, tek dostum peşimde dolanan sokak köpekleri olmuştu. Onu bekliyordum.</p>
<p>Sevgilim çoktan öldü.</p>
<p><strong>Kadir Aydemir</strong></p>
<p><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;count=none&amp;text=Kayal%C4%B1k" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service twitter_tweet" src="http://platform.twitter.com/widgets/tweet_button.html?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;counturl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;count=none&amp;text=Kayal%C4%B1k" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:55px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service facebook_like" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=75&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;height=20&amp;ref=addtoany" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:90px;height:21px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;linkname=Kayal%C4%B1k" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/icons/facebook.png" width="16" height="16" alt="Facebook"/></a><!--[if IE]><iframe frameborder="0" allowTransparency="true" class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><![endif]--><!--[if !IE]><!--><iframe class="addtoany_special_service google_plusone" src="https://plusone.google.com/u/0/_/%2B1/fastbutton?url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;size=medium&amp;count=false" scrolling="no" style="border:none;overflow:hidden;width:32px;height:20px"></iframe><!--<![endif]--><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=http%3A%2F%2Fwww.yitikulke.com%2Fkayalik.html&amp;title=Kayal%C4%B1k" id="wpa2a_16"><img src="http://www.yitikulke.com/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_120_16.png" width="120" height="16" alt="Share"/></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/kayalik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

