Etiket arşivi: öyküler

Aşk ve Ayrılık Öykülerini Sevenlere “Aşksız Gölgeler”

Aşka, Ölüme ve Ayrılığa Dair Öyküler

Yazar Kadir Aydemir’in “Aşksız Gölgeler” Adlı Öykü Kitabı Yayımlandı

“80’lerde Çocuk Olmak”, “90’lar Kitabı” ve “Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı” gibi ilginç ve ses getiren derleme kitapların yaratıcısı, son yılların gözde web dergisi ve aynı zamanda bir yayınevi olan Yitik Ülke’nin mucidi şair-yazar Kadir Aydemir’in “Sonsuz Unutuş” adlı öykü kitabından sonra “Aşksız Gölgeler” adlı öykü kitabı da yayımlandı. Kitap, yazarın yaşadığı ve yer yer kurguladığı güçlü öyküleri okurun ilgisine sunarken gerçek bir Türkçe ziyafetini de vaat ediyor. Kısa öykülerle donatılan çalışmada yazara ait birçok otobiyografik gönderme de yer almakta. Kimi zaman ölümle yüzleşeceğiniz, bazen de sizi aşkın o sonsuz sularına davet eden metinlerden oluşuyor “Aşksız Gölgeler”.

Aşkla erotizmin, ölümle ayrılığın buluştuğu öyküleri Kadir Aydemirin şiirsel dilinden okuyacaksınız Aşksız Gölgeler’de… Bazen bir deniz kabuğu, bazen bir rüzgârgülü size yalnızlığı fısıldayacak… Tam burada, kim bilir, belki de sessizliğin kendisidir yazılanlar. Kadir Aydemirin ilk öykü kitabı Aşksız Gölgeler, edebiyatta kısa öykü tadını seven okurlar için yepyeni bir yolculuk şansı…

“Zaman eskimez. Geçip giderken her şeyin yüzünü de yanında götürür. Meyveleri soldurur, kelebeği öldürür, anneleri ağlatır. Fotoğraf karelerine asılı gülüşünüz dondurulmuş bir mutluluk tablosu olur artık. Albümünüzü açar ve bir kısmı kartona yapışmış resimleri tek tek çıkartmaya çalışırsınız. Zaman buna bile izin vermez, bu küçük zevke.”

***

Aşksız Gölgeler, Kadir Aydemir, öyküler, Yitik Ülke Yayınları – Şubat 2013 www.yitikulke.com

Park

Onur Akbudak

Sabaha kadar gözünü kırpmadı. Uyumak için duş aldı, yatağına girdi gözlerini kapattı.  Aklını meşgul eden onca değersiz soru, bir türlü rüyalar alemine kavuşup gitmesine izin vermiyordu.

Yatağından kalktı. Odanın içinde volta attı. Adımları odaya dar gelince dış kapının önünde duran sokakta aldı nefesini.

Gecenin tam üçü… Ortalıkta devriye gezen polisler dışında kimseleri göremedi. Sonra, açlıktan mideleri karınlarına yapışmış birkaç evsiz kedi köpeğin sokak ortasında burunlarını yemek sandığı her şeye soktuğunu gördü.

Sarhoş, saçı sakalı birbirine karışmış,gece boyu süren eğlencesinin apansız bitişi hoşuna gitmemiş, göz göze gelse, onu oracıkta öldürebilecek kadar güce sahip olan delikanlı, elinde bira kutusuyla yanından geçerken; açık olan bir tekel bayisinden birkaç bira ya da farklı içkilerden alırsa, eve dönüp kavuşamadığı rüyalarına özlemle sarılabileceğini düşündü.

Uzun sürmeyen bir yürüyüşün ardından önüne çıkan ilk tekel bayisine girdi. Üç bira, bir paket kısa Samsun alıp tekrar evinin yolunu tuttu.  Devamını okuyun

yoldan (paris/clermont-ferrand treni)

“Biri”nin “kimse”ye, “kimse”nin “biri”ne dönüştüğü an. Sihirli bir tren. Yolculuk. Başını cama yaslamış bakıyorsun. Aklına bir öykünün ilk sözcükleri dizilmekte. “Seni unutmak için dünyanın bütün kitaplarını okuyacağım.” Bir yandan da “Mümkün mü?” diyorsun, Birini kimseye çevirmek için kaç kitap, kaç yaşantı, kaç “biri” gerek?

Derken yolculuk bitiyor, trenden iniyorsun. Gözlerin yorulmuş. Bilmediğin sokaklar canını sıkıyor, haritaya bakmak istemiyorsun. Rastgele yürüseydin eninde sonunda hedefine varırdın. Ama yürüyemedin. Öylece kaldırıma yığıldın. Başın dönmüş, uykusuzluktan, etrafında dilini anlamadığın bir kalabalık. Kısacık, beyaz saçlı bir kadının parmakları uzanıyor, tutuyorsun. Yarım saat sonra bir lokantanın arka bahçesinde, elinde şarap oturmaktasın. Gitmen gerek ama yapamıyorsun. Kadının yalnızlığı yüzüne vuruyor. Sana yardım etmeye ihtiyacı var. Devamını okuyun

Tuhaf Bir Çocuk

On yaşındaydı.  Yıllar sonra yaşadıklarını en yakın arkadaşına anlatırken, “Yanılmıyorsam bir Cumartesi günüydü,” diyecekti. Babası eve, elinden tuttuğu ve kendisinin o güne dek hiç görmediği bir başka çocukla çıkageldi.

“Bundan böyle bizimle yaşayacak,” dedi babası, ilk defa o gün gördüğü bu çelimsiz, dişlek çocuğu mutfak kapısının önünde, tıka basa dolu bir alışveriş poşeti gibi öylece bırakırken. “Ona Mehmet deyin.”

Önceleri yadırgadı Mehmet’i. Evlerinin yakınındaki kurumuş dere yatağında arkadaşlarıyla birlikte top oynamaya giderken bir kez olsun ona haber vermedi. Oysa bilirdi Mehmet’in arkasından baktığını. Yine de bir şey demez, arkadaşlarının bütün ısrarlarına rağmen babasına da hiç soru sormazdı.

Tuhaf bir çocuktu Mehmet. Dokuz yaşında olduğunu söylemesine rağmen yaşlı amcalar gibi davranıyordu. Gözlerini kısıp saatlerce pencereden dışarı, o kurşun gibi ağır gökyüzüne bakardı. “Aslında ben Şeytan’ım,” demişti bir keresinde. “Dolaşıp durmaktan sıkıldım. Bir süre sizinle yaşayacağım.”

Mehmet’in bu dediklerini arkadaşlarına anlatmadı. Onunla deli diye alay edeceklerini düşünüyordu. Mehmet’i kıskandığı için yalan söylediğini sanacak diye bu olaydan babasına da bahsetmedi.

Günün birinde, “Bak,” dedi Mehmet elindeki gazetenin ölüm ilanları sayfasını işaret ederek, “bıktım işte bunlardan.”

Annesini evlerinin önündeki çakıllı yolda Mehmet’in başını okşarken gördüğü gün bardağı taşıran son damla oldu. Artık ne zaman kötü bir şey olsa Mehmet’ten biliyordu. Onu itip kaktı. Kötü davrandı.

Sonra bir gün annesi onu kenara çekip, “Bak oğlum,” dedi. “Mehmet’in annesi babası öldü, onu evlat edindik. O artık senin kardeşin.”

Aynı gün Mehmet’i pencerenin önünde ağlarken gördü. Yanına gidip kurumuş dere yatağına çağırdı. Top oynamaya.

“Hayır,” dedi Mehmet yumruk yaptığı sağ elinin dibiyle göz pınarını ovuştururken. “Şeytan top oynamaz.”

Saatler geçti.

Akşama doğru Mehmet dere kenarına geldi.

Top oynamaya.

“Gölgede Kalanlar” Çıktı


Suzan Bilgen Özgün’ün Gölgede Kalanlar adlı öykü kitabı, Aya Kitap tarafınca yayımlandı.

“…Sokak kapısını yine mi tam kapatmadım? Hayır, unutmadım. Tabii ki gidesin diye değil! Sen evini bırakmazsın, biliyorum. Hikâyemi mi bekliyorsun? Benim hikâyem… Gecede saklı.”

Suzan Bilgen Özgün’ün öykülerinde, küçük dünyalarından dışarı çıkmaya çalışan, kendi yoksunlukları tarafından kuşatılmış kahramanlarla karşılaşırken, onları bir yerlerden tanıdığımızı, bir sokak arasında ya da bir lokantada göz göze geldiğimizi düşünüyoruz. Okuru ve kahramanlarını böylesi bir düzlemde karşı karşıya getirmenin tüm sorumluluğunu üstleniyor Suzan Özgün. Dahası bizi onların trajedilerine ortak ederken, hüzünle ve melankoliyle baş başa bırakıyor. Kaçınılmaz yüzleşmelerin, uçurumların kıyısındaki tedirginliklerin ve nihai yalnızlıkların portresi çiziliyor bu öykülerde; keskin ve soğuk ayrıntılarsa metne okuma hazzı katıyor. Suzan Bilgen Özgün, yaşamın ağır gerçekliklerini yüklemiş kahramanların sırtına. Okurdan beklenense buna tanıklık etmesi değil, bu acı yükü paylaşması. Devamını okuyun

Kızılderili’nin Çantası

Ilık sütlü kahve rengindeydi. Çocuk illa içicem diye tutturunca verilen cinsten; sütü bol, kahvesi az. Üzerinin deseni kahverengi iplikle yapılmıştı. Ama büyüklerin içtiği cinsten kahvenin renginden. Deseni annem yapmış.

Tam şeklini hatırlayamıyorum. Gözümün önüne geliyor, tam tarif edecekken kaçıveriyor. Neden? Çok beğendiğimi hatırlıyorum. Büyük deseniydi. Çocuklar için yapılan desenlerden değil. Kalpler, çiçekler yoktu. Abstrakt kilim deseni gibiydi sanki. Sanki annemin kızılderiliyken yaptığı bir desen. Devamını okuyun

Kirpi Öykü Dergisi Nisanda Çıkıyor

Yeni bir kısa öykü dergisi çıkıyor: “Kirpi Öykü”

Kirpi Öykü Dergisi, nisan ayından itibaren Kadir Aydemir editörlüğünde yayımlanacak. Dergi tüm öykü yazarlarına sayfalarını sonuna dek açıyor. Kısa öykü dalında yayın yapacak derginin her sayısında 24 ile 30 arasında yazar yer alacak. Öykü örnekleri, çeviri öyküler ve çeşitli özgün görsel çalışmaların yer alacağı dergi hazırlanmaya başlandı. Yitik Ülke Yayınları-Çekirdek Sanat Yayınları işbirliğiyle çıkacak olan Kirpi Öykü Dergisi iki ayda bir yayımlanacak ve her sayısında yayınevi çeşitli hediyeler de verecek. Devamını okuyun

Hayat Bu

Kimi zamanlarda, sabahın kör hali içine uyanmış olsak da rüyalarımızı yarım bırakmış uyanıklığımızı uyuşturmak ister gibi rüyalara o kesildiği yerden devam etmek isteriz…

Gecenin bir yarısında uykunun, insanı o çok defa gevşeten rahatlığından önce rüya görmek istemenin arzusu göz kapaklarımızı çekiştirip durur. Şahin bey de rüyalara susayanlardan biriydi bu gece. Hayatının o çok tantanalı hali, onu fazlasıyla yoruyordu. Kendisini, iş temposundan güç bela sıyırıp yakası, paçası dağılmış bir vaziyette evinin o ruhunu rahatlatan huzuruna bırakıyordu. Bir bankada veznedardı. Her gün elinin altından milyarlarca lira geçip gidiyordu. Ne var ki gözünün değdiği bu paraları bir arada asla göremeyecekti. (Eğer ara sıra, daha çok yılbaşı akşamları aldığı milli piyango biletine ikramiye vurmazsa tabii) Milyarlarca lirayı bir arada göremeyecekti ama ailesini geçindirebilecek hatırı sayılır bir maaşı vardı. Neyse şimdi bunları geçelim ve Şahin beyin banka trafiğinden dolayı dönen başını bir an önce evine sokmak istemesindeki o karşı konulamaz arzusuna getirelim sözü. Devamını okuyun

Terzi Necmi

Nefin Huvaj

Kendi küçük terzi dükkanını sahil semtinde açmış Terzi Necmi. Yıllardan beri, burun kemerine inmiş gözlükleriyle bütün gün dikiş dikiyor, kolalıyor, ütü yapıyor… Yere sürünmekten paçayı bir türlü kurtaramamış pantolonları, iflah olmaz yakaları, kafası karışmış gömlekleri adam ediyor yıllardır.

Dükkanı her gün sabah 9.00’da açıyor Terzi Necmi. Kapısının önünü süpürdükten sonra, bir gün önceden kalan işlerini düzenliyor. İki pantolon paçası, eski kırık sandalyenin üzerine serilmiş bir erkek gömleği ve bir de pilili kadın eteği tamamlanmayı bekliyor. Eli yüzü düzgün giydiriyor insanları Terzi Necmi. Ne sarkan iplik bırakıyor, ne gevşek düğme. Devamını okuyun