TARİHİN DENİZE DÖKÜLDÜĞÜ ANLAR

TARİHİN DENİZE DÖKÜLDÜĞÜ ANLAR – Vecdi Çıracıoğlu’ndan William Saroyan’a

Nihat Ateş


“Öykü biçimden biçime geçebilen anlatılararası bir tür olduğu için

kendi içinde bitmez, göreceli bir biçimde tarihi özetler.

Bu yolla öznellik işin içine karışır. Bazı durumlarda öykü

edebiyatı aşarak (…) mitolojik ve etnolojik bir tarza bürünür.(1)

Giriş

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları… Yaklaşık 250 yıl boyunca, yeni kıtalar fethetmek, fethedilenleri sömürmek, var olanları sömürgeleştirmekle süren kapitalist gelişme, “emperyal arzu”ların yarattığı tarihsel gerilim kaçınılmaz olarak büyük bir savaşa dönüşecektir. Bu savaş aynı zamanda yine yüzyıllardan beri kapitalist ülkelerin, artık bir ritüel olmuş söylemi tekrarlayarak söylersem; iştahanı kabartan bir coğrafayada farklı niteliklerde iki devrimin gerçekleşmesinin de dinamiklerini ateşler. Anadolu’dan ve Rusya’dan söz ediyorum. Osmanlı’nın ve Çarlık Rusya’sının artık bitmiş olan ömürlerini savaşın sonunda kazanan tarafta olmakla uzatabilecekleri sanısı, farklı emperyalist ülkelerin yanında yer almalarına yol açacaktır ama sonuçta her ikisinin de yazgısı anti-emperyalist olmakla ortaklaşan iki devrimle belirlenecektir.

Bu iki devrim sadece bu coğrafyada değil içine doğdukları yüzyılın karakterini de belirleyecelerdi. Bütün bir yüzyıl boyunca toplumsal mücadelelerden başlayarak, etik, estetik birçok bağlamın belirleyicisi olacaklar, dünya için yeni bir umudun yeşermesine yol açacaklardır. Bu yüzyılın sonunda ise “Sovyet” devriminin çözülmesi yeni yüzyılımızda başlayan süreçleri de tetikleyecektir. Sovyet Devrimi doğarken yepyeni bir dünyanın kuruluşunun umududur ama gariptir çözülürken de kendisinden sonraki dönem düşmanlarınca tarihsel bir ironiyle Yeni Dünya Düzeni olarak kavramlaştırılacaktı. Bugünü ise hep beraber yaşıyoruz. Yukarıda özetlediğim emperyalist süreç temel özellikleri ile bugün de insanlığın ve ulusların bir baş belası olarak, yarattığı iki büyük dünya savaşı boyunca ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında kan dökmeye devam etti bugün de devam ediyor.

Çıracıoğlu’dan Saroyan’a

İşte öykü öykücü yazdığı iki öyküyle Anadolu’nun mücadelesinin iki tarihsel figürünü öyküleştiriyorlar. Öyküler tarihi özetliyorlar… Hem toplumsal tarihi, hem de bu tarih içinde yer almış kişilikleri… Bu özetleyiş, tarihsel akışta önemli roller oynamış kişiliklerin yeri geldiğinde nasıl sıradan insanlar gibi çaresiz, aldatılmış, umutsuz kalabileceklerini gösteriyor. İki tarihsel figür. İkisi birbirlerini karşıt yönlerden tamamlıyorlar aslında. İkisi de farklı yönlerden ülkelerinin kaderleri kendi kaderleri oluyor. Tıpkı ülkeleri gibi emperyalistlerce aldatılan iki adam. Biri çıkarcı, son ana kadar emperyalistlerle işbirliği içinde. Öteki ulusunun kurtuluşu için yola çıkmış, hem ulusuna, hem ulusunun kurtuluşuna inanmış ama bu inancı gerçekleştirmek için emperyalistlere umut bağlamış, tarihin her sahnesinde olduğu gibi, emperyalistlerce kaldırılıp atılmış bir büyük adam… Biri Osmanlı’nın, İstanbul’un, padişahlığın sesi, Payam-ı Saban’ın başyazarı Artin Kemal… Öteki 1915’ten sonra ulusu için giriştiği mücadelede İngilizlerce kullanılmış, Saroyan’ın nitelemesiyle Türklere karşı Arabistanlı Lawrance’ın (2) oynadığı rolü oynamaktan öteye gidememiş ama yine de ulusunun gözünde bir tarihsel figür olabilmiş General Antranik…

Vecdi Çıracıoğlu, Nehirler Denize Kavuştuğunda (3) Artin Kemal’i (4) öyküleşterirken, William Saroyan Ermenistan’ın Evladı Antranik’te General Antranik’i öyküleştiriyor. Her iki öykücü de tarihsel iki figürün, tarih içinde nasıl öykü kahramanı olabildiklerini çok iyi gösteriyor. Çıracıoğlu bugünümüzden Artin Kemal’i anlatırken, Saroyan Amerika’da çocukluğunun kahramınını 1915’in üzerinden sadece yedi yıl geçtikten sonra, 1920 yılının çocuk Saroyan’ın anlatımından aktarıyor.

Peki bu iki tarihsel kişilik, tarihi kimliklerinden sıyrılmadan, bu iki öykücünün elinde nasıl birer öykü kahramınına dönüşüyorr? Bu sorunun yanıtını öykünün türsel özelliklerinde aramak gerekiyor. Birincisi öykü, öykücünün kahramanı üzerinde çok fazla oynamasına izin vermez. Kahramanı nasıl bir kişilik taşıyorsa öylece vermek zorundadır. Kahramanının kişiliğine aykırı yapacağı müdahale sırıtır. İkincisi ise Çıracıoğlu ve Saroyan gibi yaparak onları tarihsel konumları içinde anlatırken öykülerinin yazıldığı zamana taşırlar. Saroyan, avukat olan dayısının bürosunda gördüğü General Antranik’i anlatır. O yenilmiş, kandırılmış, umutları tükenmiş bir adamdır artık. Ermenistan’ın Evladı Antranik’in bir bölümünde Saroyan’ın öyküsünü yazdığı 1936 tarihinden öyküde anlattığı zaman dilimine döner; yani çocukluğuna. Ninesinin Antranik için ettiği duaları anlatır öykünün girişinde. (5) Bir sayfa sonraysa öykünün yazıldığı tarihteki Saroyan konuşmaya başlar: “Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekere Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunları bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduunu. Ondan nefret etmenin aynı hamurdan çıkan Ermeni’den nefret etmeye eşdeğer olduğunu…(6) “Ama bunları bilemezdim o zaman” cümlesiyle öykücünün artık bugünden konuştuğunu anlıyoruz… Öykünün başka bir aşamasında ise yukarıdaki cümleleri tamamlar sanki Saroyan. Antranik’in Amerika’ya geldiği gün avukat olan dayısının bürosuna alacak verecek davasından iki Ermeni çiftçi gelir. Biri aldığı borcu bir türlü ödememektedir. Dayısı alacaklı Ermeni çiftçiye gerçekten borç verip vermediğini sorar ve Ermeni çiftçi yok der bana borcu yok. Bugün Antranik Amerika’ya geldi, borcu bağışladım diyecek olur öteki hayır borcum var ödeyeceğim diye tutturur ve bürodan borcun yok, borcum var diye kavga ederek çıkarlar. Antranik’in Amerika’daki gündelik yaşama müdahalesi ancak bu kadardır.

Çıracıoğlu’un Artin Kemal öyküsü ise Artin Kemal’in somut, tarihsel kişiliğinin ve Artin Kemal vakasının anlatımıyla açılır. Yalnız öykünün başında daha sonra Artin Kemal’in (Ya da bildiğimiz adıyla Ali Kemal’in.) Anadolu’ya kaçırılmasında Ford marka arabasıyla önemli bir rol oynayacak şöför Halit’le karşılaşırız. Bundan sonra da onun İzmit’te linç edilişine kadar geçen tarihsel olaylar anlatılır. Bundan kasıt Kemal’in tarihsel kişiliğinin ve oynadığı rolün okura iyice aktarılmasıdır. (Aynı şekilde Saroyan’ın da yukarıda andığım Antranik için Lawrance benzetmesi ve devamındaki satırlarda gerçekleştirdiğini görürüz.) Daha sonra öykü Türkiye’nin yaşadığı tarihsel dönemeçleri de vererek ilerler. 6-7 Eylül olayları, bu olaylardan sonra Hamit’in ortağı Naum’un ailesi Yunanistan’a gitmesi ve öykünün sonunda Artin Kemal ile şöför Halit’in torunlarının bir kitapçıda karşılaşmaları. Burada Saroyan’dan farklı olarak öykünün anlatıcısının öykücü değil, Şöför Halit’in torunu olduğunu öğreniyoruz: “Boğazım düğümlendi. Dedem… Deden diyemedim. Gözlerinin içine baktım. Kitabın üzerindeki resme çok beniziyordu.(7) İki torunun kitapçıda karşılaşmaları ile öykü, öykünün yazıldığı zamana taşınmış ve Çıracıoğlu öyküsünün amacını gerçekleştirmiştir. Saroyan çocuk gözleriyle 1936’ya, Çıracıoğlu torunun gözlerinden günümüze. Hayat akmıştır. Torunları bugune taşımıştır. Nasıl bir düşmanlık olursa olsun zaman büyük değirmeniyle öğütmüştür. Tıpkı Saroyan’ın öyküsünü kendisi anlatırken Ermeniler ve Türkler arasındaki düşmanlığın anlamsızlığını anlatıması gibi.

Yetmiş Bir Süryani’deki öyküleri ağırlıklı olarak Saroyan 1930’lu yıllarda yazmış. Bu öyküler Amerika Birleşik Devletleri’nde doğmuş bir Ermeni olarak kendi kişisel tarihinin anlatımıdır ama öyküler uzaktan uzağa da bu yıllarda ABD’nin toplumsal ve tarihsel koşullarına da göndermeler yapar.

Nehirler Denize Kavuştuğunda’da ise Çıracıoğlu, ülkesinin hem mitolojik hem de yakın tarihsel dönemlerine göndermeler yapan öyküler yazmıştır. Ama ne tarih ne de bu tarihin öyküleştiği edebi metinler, dünyada yaşanan tarihsel olgulara ilgisizler. Örneğin Güruh ve Yeniden Yapılanma(8) öyküsü Artin Kemal kadar olmasa bile Sovyetler Birliği’nin çözüşünden sonra ortaya çıkan sadece siyasi değil, insani yıkımın da bir anlatısıdır. Aslında meşhur “Yeniden Yapılanma” kavramını okuyunca öykünün geçtiği tarihsel dilimi anlıyoruz. Sovyetler Birliği’nde Gorboçov’un başını çektiği ihanet şebekesinin çözülüşü hızlandırdı yıllardır. Öyküde bir Rus genci, Sirkeci’de bir hanın çatısına intihar etmek için çıkmıştır. Aşağıda toplanan kalabalık birden “atla atla” diyerek bağırmaya başlar. Ve Rus genci atlar. Atla diye bağıranlar bir an donup kalırlar. Sonra da yavaş yavaş uzaklaşmaya başlarlar. Rahatlamışlar mıdır? Çıracıoğlu rahatladıklarını sezdiriyor öyküsünde. Ama aynı dönemlerde Türkiye’de yaşanan başka bir rahatlama aracı daha vardı: Örgüt evi diye bastıkları evlerde savunmasız insanları öldüren polislere, etrafa toplanan kalabalık ellerinde bayraklarla, meydan savaşı kazanmışlar gibi alkış yağdırıyordu. Bu öyküde de Çıracıoğlu, dengeli bir “tarihsel fon” tuturmayı başarmış. Çıracıoğlu’nun öyküleri, tıpkı Yetmiş Bin Süryani’deki Saroyan’ın öyküleri gibi. Her ikisin de “tarihi”, tarihsel süreçleri öykü lerinde, öykünün bir parçasıymış gibi kullanabilmişler…

Bugün yazılan öykümüzde, yıvış yıvış bir nostalji sızlanmalarından farklı olarak, gerek uzak, gerek yakın, tarihsel süreçlere göndermeler artıyor. Vecdi Çıracıoğlu gibi öykülerinde öykü kahramanları üzerinden, toplumsallıkla birlikte evrilen bir tarihsel kesite düzeyli göndermeler yapmayı başarıyorlar. Bu özelliği günümüz öykücülüğünün bir artısı olarak bir kenara not etmek gerekiyor.

***

1- Ayfer Garcia Teker, 20.YY Latin Amerika Öyküsü, Ürün Yay, 1. Basım Nisan 2004, Ankara, s.30

2- William Saroyan, Yetmiş Bin Süryani, Aras Yayıncılık, 1. Basım İstanbul Ekim 2004, s. 71, çev: Ohannes Kılıçdağı, Aziz Gökdemir

3- Vecdi Çıracıoğlu, Nehirler Denize Kavuştuğunde, İthaki Yayınları, 1. Basım İstanbul, Ocak 2003

4- a.g.e. s. 57

5- a.g.e. s.69

6- a.g.e. s.70

7- a.g.e. s. 63

8- a.g.e. s. 47

Bir Cevap Yazın