UYUMSUZUN UYUMU / SINE QUA NON* – Güneş SOYBİLGEN

UYUMSUZUN UYUMU / SINE QUA NON*

Güneş SOYBİLGEN

*mutlaka aranan şart

 

Cogito ergo sum, ubi cogito, ibi sum.

(Düşünüyorum öyleyse varım,

nerede düşünüyorsam orada varım.)

 

Ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan, yine ünlü Fransız filozof Decartes’ın başlattığı sözü böyle tamamladı. Oysa bu sözün edildiği 1968 yılında (‘Ben’in Dili / the Language of the Self)  – aslında çok daha öncesinde – birçok yazar ve şair ‘var’ olmak ile ilgili algılarını oldukça değiştirmişti. Lise yıllarında tanıdığım Samuel Beckett ve Franz Kafka, daha sonra tanıştığım Memet Baydur, Harold Pinter, Eugene Ionesco, Kazuo Ishiguro ve farklı farklı milletlerden daha nice önemli yazar evrensel bir soruyu sordu birbiri ardınca. Hayatın bir anlamı var mı? Yukarıda adı geçen yazarların eserlerinden mutlaka okuduklarınız vardır, soruya olumsuz yanıt verdiklerini de elbet bilirsiniz. Hayat anlamsızdır, fakat durumun esas esprisi bu anlamsızlıktan kendilerine bir başkaldırı görevi de biçmemiş olmalarıdır, buna isyan etmemeleridir.

"Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır" (dava) diyen Kafka, yirminci yüzyılın sadece ilk çeyreğini yaşamış ve sadece – şanslı mı demeli – bir dünya savaşı görmüş olmasına rağmen ölümünden hemen sonra ve yirmi birinci yüzyılda da devam eden savaş, sefalet, vahşet ve yıkımları sanki hissetmiş ve bizlere bunları aktarmış gibidir.

Öykülerinde hep yapayalnız, amaçsız, zayıf karakterleri anlatan Kafka, bir öyküsünde Denizler Tanrısı Poseidon’u bile rutin işlerini yapmaktan başını kaldıramayan huysuz bir memur gibi resmetmiştir (poseidon). Ne keyif alır işinden, ne de değiştirmek için bir adım atar. Kafka’nın karakterleri kendilerini ‘o kadar umutsuz hissediyordur ki, bari uyuyayım’ der (mutsuzluk), ‘ama ben asansörde hemencecik yalnız kalabiliyorum’ diyerek yalnızlığı sevinçle karşılar (tüccar), ‘belki de en iyi çareyi her şeyi edilgen karşılamak, kendini eylemsiz bir yığın haline getirmek’te bulur (kararlar).

Yani Tanrı bir yana, Kafka’yla gerçek insanların akıbeti genellikle ölümle son bulur, sanki bir kurtuluştur ölüm. Joseph K. kendi mezarına kendi ayaklarıyla gider (rüya), Georg adındaki genç tüccar babasının takdir ettiği şekilde kendini köprüden aşağı bırakır (hüküm).

Kafka’yla adı ölüm bile olsa bir sona, kurtuluşa ulaşabiliyorken, Samuel Beckett bizi bu sondan bile mahrum bırakır deyim yerindeyse. Beckett bir kurtuluş umudu taşımadığı için – ölüm sonrası bir öte dünyaya da inanmıyordu zaten – ne öldürür ne avutur bizi:

ESTRAGON – Kendimizi hemen asalım.
VLADİMİR – Bir dala mı? (Yaklaşıp ağaca bakarlar.) Güvenemem.
ESTRAGON – Yine de deneyebiliriz.
VLADİMİR – Sen dene.
ESTRAGON – Önce sen.
VLADİMİR – Yok , önce sen.
ESTRAGON – Niye ?
VLADİMİR – Sen benden daha hafifsin de ondan.
ESTRAGON – İyi ya işte.
VLADİMİR – Anlamadım .
ESTRAGON – Biraz düşünsene , canım.
(Vladimir düşünür.)
VLADİMİR (en sonunda) – Anlamadım .  (GODOT’YU BEKLERKEN, I. Perde)

 

Hepimizin en iyi bildiği eseri Godot’yu Beklerken’i 1948 yılında yazmıştır Beckett. Belli bir olay örgüsü olmayan oyunun iki ana karakteri zavallı iki sokak serserisi Vladimir ve Estragon ne kendi varlıklarından emindirler, ne de yana yakıla bekledikleri Godot’dan:

 

ÇOCUK – Bay Godot’ya ne söyleyeyim, Bayım ?
VLADİMİR – Ona… (Duraksar.) Ona bizi gördüğünü söyle. (Bir süre.) Bizi gördün değil mi ?
ÇOCUK – Evet, Bayım. (GODOT’YU BEKLERKEN, II. Perde)

 

Anlamsızlığı anlamla doldurmaya çalışmayan, bunun nafile ve gülünç bir çaba olacağına hükmeden Beckett, gerçekten kendinden sonra birçok edebiyatçıya esin kaynağı oldu. Örneğin kendi edebiyatımızın en önemli oyun yazarlarından Memet Baydur bu isimlerden biridir. Doç. Dr. Petru Golban’ın danışmanlığında yüksek lisans tezimi hazırlarken bu önemli yazarı daha iyi tanıma fırsatım oldu. Kamyon isimli oyunu Godot’yu Beklerken kadar dünya çapında tanınmasa dahi, oyundaki kritik durum aynıdır. Bir dağ başında ıssız bir patikada bozulan kamyon için beklenen tamirci bir türlü gelmez. Aynı Godot’daki gibi eyleme dönüşmeyen düşünceler, hisler vardır, eylem girişimi hep hüsranla biter. Godot gibi bir ‘Absürd’ (Uyumsuz / Saçma) Tiyatro örneği olan Kamyon bizi tarz olarak Godot kadar şaşırtmasa da – çünkü artık Kamyon’un yazıldığı 1990 yılına gelindiğinde bir yüzyıl biter diğeri başlarken ülke içinde ve tüm dünyada uyumsuzluk ve saçmalığın sayısız örneğine çoktan şahit olmuş ya da okumuştuk – yine ezber bozar, kalıplaşmış kuralları sorgular. Yine de bu yazıda adı geçen diğer yazarlardan farkı hâlâ daha bir umut taşıyor olmasıdır, ‘umutsuz yaşanmıyor, anımsamadan da yaşanmadığı gibi’ der.

Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun da 1981 yılında çıkan J.’yi Beklerken adlı bir öyküsü vardır. Beckett kokuyor, değil mi? Bilerek sürer o kokuyu üzerine Ishiguro. Fakat benim burada asıl değinmek istediğim öykü, Karanlığın Ardından Bir Köy (A Village After Dark). Bu öyküdeki gizemli yolcu köye gelir, belli ki çocukluğu ve gençliği bu köyde geçmiştir ve hoş anılarla da ayrılmamıştır. Öykü tahmin edileceği gibi yolcunun bekleyişiyle son bulur. Bu kez beklenen bir otobüstür, kendisini bekleyen ve ona hayranlık duyan gençlerin evine götürecektir onu. Öyle bir bekleyiştir ki kahramanımız otobüsü umutla beklediğini söylerken bile durumun ne kadar umutsuz olduğunu artık biliriz, deneyimlerimiz sayesinde.

Anlama kuşkuyla bakan yazarların – ister roman, ister öykü, ister oyun yazsın – anlamın sürekli kaybolduğu, beklendiği ama bir türlü bulunamadığı metinler ortaya koymaları kadar doğal bir şey olamaz. Hatta tek başlarına birer metin inşa etmezler de suya atılan taşlar gibidir yarattıkları. Birbirinin peşi sıra dalgalar oluştururlar. Jale Parla, "hiç bir metin tamamlanmış bir bütün değildir” demiş. Gerçekten de öyküler, oyunlar hem her okuyuşta yeni bir yönünü gösteriyor bize, hem de okurun ya da diğer yazarların eserlerinin etkisiyle değişiyor, yeni anlamlar kazanıyor. Herkesin zihninde yankılanan da bir olmuyor haliyle.

İşte o anlamlar ne olursa olsun, ne kadar uyumsuz, ne kadar doldurulamaz da olsa, insan umut etmek istiyor. Daha iyiye, daha güzele inanmak istiyor. Yani, umutsuz yaşanmıyor. Belki de önümüzdeki günler, yıllar umut edenlerden, anımsayanlardan, umursayanlardan yana olur.  Bakın, Beckett o farklı üslubunu konuşturarak ne demiş: “Hep denedin, hep yenildin, Olsun, yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”

 

1.   Complete Stories of Franz Kafka, Schocken Books Inc.

2.   Godot’yu Beklerken, Samuel Beckett, Can Yayınları

3.   Kamyon, Toplu Oyunları 3, Memet Baydur, Mitos Boyut Yayınları

4.   Karanlığın Ardından Bir Köy, Kazuo Ishiguro, www.newyorker.com

5.   “Uygarlığın Arka Kapısı”, Memet Baydur, (Avrupa Nerede Bitiyor?), HYD Yay.

6.   Don Kişot'tan Günümüze Roman, Jale Parla, İletişim Yayınları, Nisan 2000.

 

Bir Cevap Yazın