Virginia Woolf – Duvardaki İz

Çev. Güneş Soybilgen

 

Başımı kaldırıp da duvardaki izi ilk gördüğümde belki Ocak ortalarıydı. Belli bir tarih söyleyebilmek için insanın ne gördüğünü hatırlaması lazım. O yüzden şu an gözümün önüne şömine ateşi geliyor, kitabımın sayfalarında oynayan sarı ışığı; şömine rafının üstündeki yuvarlak cam vazonun içindeki üç kasımpatıyı. Evet kış olmalı, çayımızı yeni içmiştik, çünkü başımı kaldırıp da o izi ilk fark ettiğimde sigara içiyordum. (…)

O iz, eğer çividen olduysa, asılan şey resim olamaz, kesin minyatürdür. Sahtedir kesin, çünkü burada bizden önce oturanlar öyle resimler seçmiştir – eski odaya eski resim. (…)

Emin değilim; zaten çivi izi olabileceğine inanmıyorum; fazla büyük, fazla yuvarlak. Kalkıp bakabilirim, ama şimdi kalkarsam kesin bir şey söyleyemeyeceğim; çünkü bir şey olup bitti mi, onun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. (…)

Duvardaki o iz de delik değil zaten. Yuvarlak siyah bir madde de olabilir, yazdan kalma bir küçük gül yaprağı gibi, titiz bir ev hanımı olmadığımı düşünürsek –şu raftaki toza bakın mesela, hani derler ya, toz Truva’yı üç kat örtmüş, sadece ufak çömlek parçaları tamamen yok olmaya direnmiş, işte buna inanılır. (…)

Pencerenin önündeki ağaç hafif hafif cama vuruyor… Sessiz, sakin, ferah düşünmek istiyorum, hiç rahatsız edilmeden, koltuğumdan hiç kalkmak zorunda kalmadan, bir düşmanlık ya da engel hissi olmaksızın bir şeyden diğerine süzülmek. Gitgide daha derinlere dalmak istiyorum, sert, mesafeli gerçeklerin yüzeyinden uzağa. İzin verin kendimi yatıştırmak için aklımdan geçen ilk düşünceyi yakalayayım… Shakespeare… Mmm, en az bir başkası kadar iş görecektir. Bütün ağırlığıyla bir koltuğa oturmuş, ateşe bakan bir adam, böylece – çok yükseklerdeki bir cennetten durmaksızın fikirler akmış zihnine. Eli alnında öne eğilmiş ve insanlar, açık duran kapıdan bakıyorlar – çünkü bu sahnenin bir yaz akşamında geçmesi gerekiyor – ama bu ne kadar da tekdüze, bu tarihî kurgu! Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Keşke beni hoşnut edecek bir düşünce dizisine denk gelseydim, dolambaçlı yollarla kendi itibarımı yansıtan bir diziye, çünkü en hoş düşünceler bunlardır ve kendilerini öven sözler duymayı sevmediklerine içtenlikle inanan o alçakgönüllü fare-rengi kişilerin zihinlerinden bile sıklıkla geçer. Doğrudan doğruya insanın kendini övdüğü düşünceler değildir bunlar; güzellikleri de buradan gelir, şunun gibi düşüncelerdir:

“Ve sonra odaya geldim. Bitki biliminden konuşuyorlardı. Ben, Kingsway’deki eski bir evin arazisinde, çer çöp yığınında büyüyen bir çiçek gördüğümü anlattım. Tohumu, dedim, Birinci Charles’ın döneminde atılmış olmalı. I. Charles döneminde hangi çiçekler yetişiyordu?” diye sordum – (ama yanıtı hatırlamıyorum). Mor püsküllü uzun çiçekler olsa gerek. Böylece devam ediyor işte. Her zaman için zihnimin içindeki varlığımı allayıp pulluyorum, şefkatle, sinsice, ona açıkça sevgi göstermeden, çünkü bunu yaparsam, kendi kendimi yakalamak zorunda kalırım ve korunmak için derhal bir kitaba uzanırım. Gerçekten de, insanın kendi görünümünü, taparcasına sevilmekten ya da onun gülünç ya da gerçek halinden inanılmayacak kadar farklı bir hal almasına neden olacak diğer her türlü muameleden içgüdüsel bir biçimde koruması tuhaftır. Yoksa hiç de tuhaf değil midir? Çok önemli bir mesele bu. Aynanın kırıldığını, imgenin kaybolduğunu ve orman derinliklerinin yeşili o romantik figürün artık orada olmadığını farz edelim, yalnızca diğer insanlar tarafından görülen bir insanın iskeleti var orada – ne havasız, sığ, açık, belirgin bir dünya haline geliyor! İçinde yaşanılmayacak bir dünya. Otobüslerde, metrolarda yüz yüze geldiğimizde, gözlerimizdeki kesinsizlik, camsılık ışıltısının sebebi olan aynaya bakıyor oluyoruz. Ve geleceğin romancıları bu yansımanın önemini daha çok fark edecekler, çünkü bir tek yansıma değil olan, neredeyse sonsuz sayıda; işte o derinlikleri keşfedecekler, o hayallerin peşinden gidecekler, hikâyelerinde gerçekliği anlatmayı zamanla bir kenara bırakarak, onun varlığını akışa bırakarak, tıpkı Yunanlıların ve belki Shakespeare’in de yaptığı gibi – ama böyle genellemeler çok kıymetsiz. Sözcüğün o askeri sesi yeter. Başmakaleleri, devlet vekillerini hatırlatıyor – insanın çocukken başlı başına kendisi olarak, standart şey, gerçek şey olarak gördüğü şeylerin bir toplamı, ancak isimsiz lanetlenme riskini göze alarak kurtulabilirsin şeyden. Genellemeler Londra’da Pazar’ı anımsatıyor her nasılsa, Pazar öğleden sonraları yapılan yürüyüşleri, Pazar yemeklerini, ölülerden, giysilerden ve alışkanlıklardan – hoşlanmadığı halde, belli bir saate kadar bir odada hep birlikte oturma alışkanlığı mesela – nasıl bahsedildiğini… Her şeyin bir kuralı vardı. O dönemin sofra örtüsü kuralına göre örtü kraliyet sarayı koridorlarındaki halıların fotoğraflarında görebileceğiniz şekilde küçük sarı bölmeli goblenden olmalıydı. Farklı tür bir örtü gerçek örtü değildi. Ne şaşırtıcı ve yine de gerçek olan Pazar yemekleri, Pazar yürüyüşleri, kır evleri ve sofra örtülerinin aslında gerçek olmadıklarını keşfetmek ne harikaydı, aslında yarı hayaldiler, ve onlara tapmayanlara gelen lanet sadece gayrı meşru bir özgürlük hissiydi. Şimdi merak ediyorum, onların, o gerçek standart şeylerin yerini neler alıyor? Belki erkekler; hayatlarımızı yöneten, standartları belirleyen, Whitaker’ın Kıdem Tablosu’nu oluşturan, zannedersem savaştan beri birçok kadın ve erkek için yarı hayal haline gelen erkek bakış açısı – ki insan umut ediyor, hayallerin, maun salon büfelerinin, Landseer resimlerinin, Tanrılar ve Şeytanların, Cehennem ve diğerlerinin gittiği çöplüğü boylayacak, ardında bizi sarhoş eden bir gayrı meşru özgürlük hissi içinde bırakarak – tabi özgürlük diye bir şey varsa…

Farklı açılardan bakınca duvardaki iz sanki dışarı fırlamış gibi duruyor, tam bir yuvarlak gibi de değil zaten. Emin olamıyorum, ama sanki gözle görülür bir gölgesi var gibi. Sanki elimi uzatıp dokunsam parmağımın tepeciğe çıkıp indiğini hissedeceğim, South Down’dakiler gibi, ya mezar ya tahkimat yeri oldukları iddia edilen pürüzsüz bir tepecik. Çoğu İngiliz gibi melankoli özlemim yüzünden ben mezar olmalarını ve bir yürüyüş sonunda çimenlerin altındaki kemikleri düşünmeyi çok doğal karşılıyor olmayı tercih ederdim. Bununla ilgili bir kitap falan olmalı. Antika meraklısı biri kazıp o kemiklerden bulmuş ve onlara isim bile vermiştir. Antika meraklısı dediğimiz nasıl biri olur, merak ediyorum. Zannedersem çoğu emekli albay falandır, ihtiyar işçi ekibinin başında toprak ve taş parçalarını inceler, kahvaltı sofrasında komşu kiliseden gelen mektup açılır ki bu mektuplaşma kendilerini pek bir önemli hissettirir. Ok uçlarını karşılaştırma ihtiyacı sayfiye köylerini gezmelerini gerektiriyordur. Bu ihtiyaç kendileri kadar erik reçeli yapmak ya da çalışma odasını temizlemek isteyen ihtiyar eşlerini de memnun ediyordur, tahkimat mı yoksa mezar mı diye süre giden bu büyük bilinmezliğe merakı canlı tutarken, albay da bu çok önemli sorunun her iki ucunu destekleyen ipuçları toplayarak kendini gayet filozof hissediyordur. İşin sonunda tahkimat fikrinde karar kıldığı bir gerçektir, kendisine karşı çıkılınca üç ayda bir yapılan yerel toplantıda okumak üzere bir risale kaleme alır, tam okuyacakken inme iner, son bilinçli düşüncesi eşi ya da evladı değil, tahkimat yeri ve oradaki ok ucudur, artık yerel müzede, Çinli bir kadın katilin ayağı, bir avuç Elizabeth devri çivi, bir sürü toprak Tudor devri piposu, Romalılar’dan kalma bir parça çömlek, Nelson’un kullanmış olduğu bir şarap kadehi ile birlikte sergilenmektedir – ki gerçekten ne olduğunu bilmediğimi ispatlıyor. Hayır, hayır, hiçbir şey ispatlanmış değil, bilinen bir şey yok. Ve eğer şimdi kalkar da duvardaki izin gerçekte – ne diyebiliriz? – iki yüz yıl önce çakılmış devasa bir çivinin başı olduğunu, kim bilir kaç nesil hizmetçinin sabırlı çabalarıyla aşındırdığı başını boyanın altından arz-ı endam ettiğini ve modern hayattan ilk izleniminin beyaz boyalı şömine ateşiyle ısınan bir oda olduğunu netleştirsem, elime ne geçer ki? – Bilgi? Gelecek spekülasyonlar için malzeme? Ben otururken de düşünebiliyorum. Hem bilgi nedir ki? Bilgili insanlarımız, mağaralarda, ormanlarda çömelip şifalı ot kaynatan kır farelerini sorguya çeken ve yıldıznâme hazırlayan cadılarla münzevilerin torunları değildir de nedir? Onlara ne kadar az saygı gösterirsek, batıl inançlarımız o kadar azalır, güzelliğe ve akıl sağlığına saygımız artar… Evet, çok hoş bir dünya hayal edilebilir. Sessiz, ferah bir dünya, göz alabildiğine kırmızı ve mavi çiçeklerle dolu bir yer. Öğretmensiz, uzmansız ya da polis kılıklı hizmetçilerden arınmış bir dünya, beyaz deniz yumurtalarından yuvaların üzerinde asılı nilüferlerin gövdelerinden beslenen bir balığın yüzgeciyle suyu kestiği gibi, insanın düşünceleriyle kesebildiği bir dünya… burada su altında boğulmuş olmak ne huzurlu, dünyanın merkezinde kök salmış, gri suların içinden yukarıya bakmak, aniden parlayan ışıklarla, akislerle – ah bir de Whitaker’ın Almanak’ı olmasaydı – o Kıdem Tablosu olmasaydı!

Ayağa fırlamalı ve duvardaki izin ne olduğunu kendim görmeliyim – çivi mi, gül yaprağı mı, yoksa tahtadaki bir çatlak mı?

İşte doğa bir kez daha o eski kendini koruma oyununu oynuyor. Bu düşünce silsilesinin enerji kaybı, hatta gerçeklikle çarpışma alameti olduğunu seziyor doğa, zira Whitaker’ın Kıdem Tablosu’na karşı parmağını dahi kıpırdatmaya kim cesaret edebilir? Canterbury Başpsikoposu’nu, Lord Şansölye takip ediyor, onu da York Başpsikoposu. Herkes birini takip ediyor, Whitaker’ın felsefesi bunun üzerine kurulu; ve önemli olan kimin kimi takip ettiğini bilmek. Whitaker biliyor ve onu bırak, Doğa böyle nasihat ediyor, bu seni öfkelenmek yerine teselli etsin; ve eğer teselli bulamıyorsan, bu huzur anını illa bozmak zorundaysan, duvardaki izi düşün.

Doğa’nın oyununu anlıyorum – heyecan ya da acı tehdidi taşıyan her türlü düşünceye son vermek için harekete geçmedeki aceleciliğini. Sanırım düşünmediklerini varsaydığımız eylem adamlarına içten içe duyduğumuz küçümseme hissi bundan kaynaklanıyor. Yine de, insanın münasebetsiz düşüncelerine, duvardaki bir ize bakarak nokta koymasından zarar gelmez.

Gerçekten de, gözlerimi üzerine sabitlediğimde, denizde bir kalas tutunduğumu hissediyorum. İki başpiskopos ve Lord Şansölye’yi birden kuytu gölgelere dönüştüren tatmin edici bir gerçekliğe kapılıyorum. İşte belirgin olan, gerçek olan bir şey. Kabustan gecenin bir yarısı uyanan kişi de aynı böyle hızla ışıkları açar ve öylece yatar, çekmecelere şükreder, maddeye, gerçekliğe, bizimkinden başka bir varoluşun kanıtı olan gayrı-şahsi dünyaya şükreder. İnsanın emin olmak isteyeceği bir şeydir bu… Ahşap, düşünmesi hoş bir şey. Ağaçtan geliyor; ağaçlar büyüyor ve nasıl büyüdüklerini biz bilemiyoruz. Yıllar, yıllar boyunca büyüyorlar, bizi umursamadan, çayırlarda, ormanlarda, nehir kenarlarında – hepsi de düşünülesi şeyler. Sıcak akşamüzerleri inekler kuyruklarını onlara sürtüyor; nehirleri o denli yeşile boyuyorlar ki, su tavuğu daldığında, insan onu sudan çıkınca yemyeşil görecekmiş gibi oluyor. Balıkları, rüzgarda dalgalanan bayraklar gibi, akıntıya karşı dengede dururken düşünmek hoşuma gidiyor; ve nehir yatağındaki balçık tepeciklere ağır ağır akın ederken düşünmek. Başlı başına ağacı düşünmek hoşuma gidiyor: – önce ahşap olmanın sıkı kuru hissi; sonra sert rüzgarın gıcırtısı; sonra özün yavaş yavaş akan lezzetli suyu. Ağacı, kış geceleri boş tarlada tüm yaprakları onu sarıp sarmalamış öylece dikilirken düşünmeyi de seviyorum, hiçbir narin yeri ayın demir kurşunlarına hedef olmaksızın, tüm gece boyunca yuvarlana devrile giden bir dünya üzerinde çıplak bir gemi direği. Haziran’da kuşların şakımaları çok gürültülü ve garip oluyordur; ve kabuğun yarıkları içinde bir aşağı bir yukarı zahmetle gidip gelen ya da yaprakların ince yeşil gölgesinde güneşlenirlerken, kızıl elmas gibi gözlerle dosdoğru önlerine bakan böceklerin ayakları ne soğuk geliyordur onlara. Dallar toprağın engin soğuk basıncı altında bir bir çatırdayarak kopar, sonra son fırtına gelir ve en yüksekteki dallar düşerek tekrar toprağa karışır. Bu halde bile, yaşamla iş bitmemiştir; bir ağaç için hala sabırlı, tetikte bir milyon yaşam vardır dünyanın dört bir yanında, yatak odalarında, gemilerde, kaldırımda, erkek ve kadınların çayın üzerine sigara içtikleri oturma odalarında. Huzurlu, mutlu düşüncelerle doludur bu ağaç. Her birini tek tek ele almak isterim, ama araya giren bir şey var… Neredeydim? Ne ile ilgiliydi tüm bunlar? Bir ağaç mı? Nehir mi? Downs mı? Whitaker’ın Almanak’ı mı? Çirişotu tarlaları mı? Tek bir şey bile hatırlayamıyorum. Her şey hareket ediyor, düşüyor, kayıyor, yok oluyor… Çok büyük bir madde ayaklanması var. Biri tepemde beliriyor ve diyor ki –

“Gazete almaya çıkıyorum.”

“Evet?”

“Gerçi gazete almanın da bir faydası yok… Hiçbir şey olmuyor. Lanet savaş, Tanrı belasını versin şu savaşın!… Ama yine de insaf, duvarımızda neden sümüklüböcek var, onu anlamıyorum.”

Aaaa, duvardaki iz!

Sümüklüböcekmiş.

 

 

1921