Yaprak Öz’le yeni romanı “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Yaprak Öz’le “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

 

Kitap okumak güzel, çok güzel şeydir. Şöyle düşünürsek isteğe bağlı bir tecrit gibidir; soyutlanır gidersiniz.  Bana göre bu soyutlanma hali üç farklı şekilde gerçekleşir: İlki, bir iki haftada bitirilen (bu süre biraz daha uzayabilir) bu süre zarfında da çantada, yatağın başında, masaların üzerinde, yorganların altında takılan kitap tipidir. Güzeldir elbette ama derin izler bırakmaz anlık soyutlanmalardır. İkincisi Virginia Woolf veya James Joyce okurken olduğu gibi hafif içte bir bayılma ( Mrs. Dalloway karşıdan karşıya geçsin diye 60 sayfa beklersiniz ya hani), sonra bir ayıltma çabası yaratan fakat gerçekten etkileyen dünyasına girince çıkamadığınız kitaplardır. Üçüncüsü ise daha 4. sayfadan itibaren sizi içine çeken en geç iki güne bitirilen, o iki gün içerisinde de okuyamadığınız anlarda size dünyayı dar eden kitaplardır. Evet evet Şeytan Disko’dan bahsediyorum kesinlikle üçüncü tipin soyutlanma durumunu karşılıyor. Tabi bunlar benim fikirlerim…

Şeytan Disko’yu elime aldığımda Yaprak Öz’ün bir önceki romanı Berlin Apartmanı’nda olduğu gibi kilitleneceğimden emindim, olsundu kilitlenmek güzeldi. Olayın ilginç tarafı ise kitabın içeriği hakkında hiçbir bilgi sahibi olmamama rağmen kitabı okumaya Abant’ta bir hamakta başlamış olmam oldu. Genelden de anlaşılacağı üzere kitap beni esir aldı artık ‘’hepimiz Deniz’dik’’ ve çözülmesi gereken ciddi sırlar vardı. O andan itibaren kitaptan ayrı kaldığım zamanlarım kurgu hakkında tahminler yapmakla geçti ve 2. günün sonunda sırtımda bir battaniye elimde hiç beklemediğim bir sonla bitmiş kitabımla evin içerisinde zombi gibi dolaşırken buldum kendimi, sonra uzun uzun düşündüm. Sizde de öyle olmaz mı? Güzel kitaplar uzun uzun düşündürür insanı. Tahmin edersiniz ki birkaç gece de pek parlak rüyalar görmedim yani kitaptan sıyrılmam birkaç günümü aldı. Ayrıca bütün bunlar kitapta da yer alan A-HA’dan “Take on me” eşliğinde oldu günlerce içimde çaldı şarkı.

Kitabın tesiri dışında biraz da içeriğinden bahsetmem gerekirse, kendini ‘’adayamamış’’ bir kadın olan Deniz çıkıyor karşımıza, adayamamanın beraberinde getirdiği ‘’tutunamama’’ durumuyla da olaylar şekilleniyor. Deniz, bir süredir gördüğü görüntüler ve yaşadığı garip olaylar sonucunda bir sırrın peşine düşüyor, bir yandan reenkarnasyonu araştırırken bir yandan medyum Sergey ile tanışıyor, psikiyatrla desteklenen hayatında geçmişin ürkütücü karanlıklarına gitme cesareti buluyor ve bu sırrın peşinde dönüşü olmayan bir yola giriyor. Yaprak Öz’ün muhteşem bir üslubu var; sizi yumuşakça bıraktığı bu karanlık ormanda içiniz ürpere ürpere, şaşıra şaşıra, arkanıza baka baka, tetikte gidiyorsunuz.

Kitabı okuduktan sonra, kitabı okuyan iki arkadaşımla bir kafede buluşup naçizane kritiğini yaparken cafede ısrarla çalan Hayko Cepkin’den ‘Son Kez’ şarkısını dinledik ‘Sesim yok/ Tenin yok/ Sessizlik son kez…’ biz bu şarkıyı kitaba pek bir yakıştırdık, takdir sizin mutlaka okuyun biraz heyecan biraz korku herkese iyi gelir. Ve son olarak Yaprak Öz’ün Katil Kim şiirinden kitaba uygun bir iki dize:

“Ne çok öldürsen de bir daha istiyorsun/ Satılık mutluluk arıyor, kusursuz mutsuzluk veriyorsun…”

 

G.Z.S.: Öncelikle ellerinize sağlık muhteşem bir roman… Romanın bu kadar akıcı ve merak uyandırıcı olmasını üslubunuza mı yoksa kurguya mı bağlıyorsunuz?

Y.Ö.: Çok teşekkür ederim. Bu kadar akıcı bulunmasını kurguya bağlıyorum. İnsanlar sürprizli kurgularda heyecan duyuyor ve neler olacağını merak ediyor. Tabii ki üslubun da önemi var, yoksa pek çok okuyucu “hikâye akıyor” diye yorum yapmazdı. Ancak kurgunun ön plana çıktığını, okuyanları esir aldığını düşünüyorum kitapla ilgili yorumları duyduğumda. Üsluba gelince; üslubum çok sade, özellikle böyle yazmayı seçiyorum. Bu tür romanlarda ağdalı bir dil kullanmak bence uygun değil. Ayrıca çok doğal ve “bizden” olmasına, Türk toplumuna özgü kodlamalardan oluşmasına özen gösteriyorum.

G.Z.S.: Romanın kusursuz bir kurgusu var, sonuna dair en ufak bir ipucu bulamıyoruz ve okuma süreci sürekli bir şaşırma hali içerisinde geçiyor kurgulama sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Y.Ö.: Sonuna dair doğru tahminlerde bulunan bazı okuyucular oldu aslında. Ancak ipucu bırakmamak, heyecanı ve merakı zirvede tutmak için elimden geleni yaptım yazarken. Diğer şaşırtmacaları ise finaldeki sürprizi desteklemek için hikayeye yedirdim ki okuyucu heyecanlansın çünkü ben bu tür romanlar yahut filmlerde hep şaşırtılmak, heyecanımı hiç yitirmemek isterim.

Şeytan Disko’yu yazma fikri, yani kaba haliyle konusu, Berlinli Apartmanı’nın son aşamalarında aklıma düştü. Yıllarca gördüğüm ve etkilendiğim bir rüyadan yola çıkarak hikayenin genel hatlarını belirledim. Aklıma düşen her şeyi not aldığım bir defter tuttum ve zaman zaman resimler çizerek, fotoğraflar çekerek, kimi zaman notlar düşerek kurguyu oluşturdum. Ancak bazı anlarda hikaye kendi bağımsızlığını ilan etti, farklı yönlere saparak beni bile şaşırttı. Hikayenin beni ilk başta planlamadığım yerlere götürmesine, beni yönlendirmesine izin verdim. Sonu, yazmaya başladığım anda net değildi. Tıpkı Berlinli Apartmanı’nda olduğu gibi, sonunda neler olacağına tam olarak karar vermeden başladım Şeytan Disko’ya. Bu benim için de heyecanlı oldu.

G.Z.S.: Karakterleri yaratma sürecinizden bahseder misiniz? Özellikle yaşanmışlık söz konusu mu? Çünkü eğer öyleyse gerçekten oldukça ilginç ve heyecanlı olmalı.

Y.Ö.: Karakterleri yaratırken bazı zengin akrabalarımdan ilham aldım ve onların yaşamlarını gözlemledim. Maddi açıdan zengin ama manevi açıdan boş hayatları olan insanları ve onların ikiyüzlü dünyalarını anlatmak istiyordum: Her şeye sahip ama hiçbir şeyi olmayan, Christian Dior’dan giyinip Kafka’nın kim olduğunu bile bilmeyen insanları… Tanıdığım pek çok insanın karışımı kitaptaki karakterler. Ancak içlerinde gerçekten yaşamış, birebir kendisini düşünerek yazdığım iki karakter var: Ayşe Kadın Teyze ve Tuna. Ayşe Kadın Teyze ve evi birebir gerçek ve beni çocukken çok etkilemiş olduğu için bu kitaba uygun buldum. Tuna ise korku hikayelerini seven çok değerli bir arkadaşım ve bu romanda yer almasını istedim. Onların dışında tüm karakterleri uzun bir çalışma ve gözlem sonucu yarattım.

Berlinli Apartmanı’ndaki karakterler ise, hayatıma girip çıkmış çeşitli komşuları gözlemem sonucu oluştu. Bir de apartmanlara, geceleri ışıkları yanan, perdeleri açık evlere, içinde dolaşan insanlara olan özel merakımdan sanırım… Evlerin içinde gerçekte neler olup bittiğini hep merak edip hayaller kurmuşumdur. Berlinli Apartmanı bence bunun sonucu. Oradaki tek gerçek karakter ise, romandan iki yıl önce vefat etmiş tatlı bir komşumuz; Faruka Hanım Teyze ve sokak kedisi arkadaşım Şeytan.

Berlinli Apartmanı’nda değil ama Şeytan Disko’da ve hazırlıklarına başladığım yeni romanımda karakter yaratırken kullandığım bir yöntem var; hepsine uygun resimler buluyorum ve defterime yapıştırıyorum. Vintage dergiler, eski fotoğraflar, bana “İşte bu Sergey!” dedirtecek bir yüz, çeşitli oyuncular… beni etkileyen her türlü görseli topluyorum. Bazen fiziksel özelliklere bakarken o karakter beliriyor zihnimde, bazen de tam  tersi. Her şeyi en küçük ayrıntısına kadar not alıyorum; bir karakterin okuduğu okullar, doğum  tarihi, sevdiği şarkılar… vs. Kitapta yer almayacak olsa bile bu ayrıntıları benim bilmem çok önemli.

G.Z.S.: Geçmişten günümüze Türk Edebiyatında korku/ psikolojik gerilim türünde eserlere fazla yer verilmiyor, hatta Türk korku filmleri bile fazla rağbet görmüyor siz bu konuda daha sıra dışı kalıyorsunuz. Risk almışsınız diyebilir miyiz? Ya da bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.Ö.: Risk aldığım doğru. Berlinli Apartmanı ile şansımı denedim. Beklediğimden daha çok ilgi görünce devam etmeye karar verdim. Türk Edebiyatında da, sinemasında da böyle bir açık var. Gerçi, sinema alanında örnekler çoğaldı, bu şekilde korku sinemasının on yıl içinde çok gelişeceğini düşünüyorum. Edebiyat alanında ise, polisiye daha yaygın, benim yazdığım “korku” yahut dünyada kullanıldığı şekilde “thriller” janrında örnek az. Özellikle kadın yazar az. Ben de bu alanda varlık göstermeye karar verdim. Bakalım zaman ne gösterecek. Şu ana dek gözlemlediğim, bu türe büyük ilgi gösteren bir okuyucu kitlesi var. Açıkçası, en başta bu kadar ilgi beklemiyordum.

G.Z.S.: Romanda 70’ler ve daha çok 80’ler ön planda dönemin yazlık alışkanlıkları, arkadaşlıkları, şarkıları, kıyafetleri… okuyucuyu o yıllara da götürüyor, yani roman baştan sona bir gerilimden ibaret değil okuyucu nefes alıyor, gülümsüyor bu sizin tarzınız diyebilir miyiz ya da özel bir nedeni var mı? 

Y.Ö.: Özel bir nedeni yok, tarzım olduğunu da söyleyebiliriz çünkü ben o “nefes alma” anlarını seviyorum. Retro unsurları çok sevdiğim için hikayeler kendiliğinden o şekilde hayat buluyor sanırım. Eğlenceli retro ayrıntıları, eski şarkıları romana yedirmek bana büyük keyif veriyor.

G.Z.S.: Son olarak bu türde bu kadar başarılı olmanızın nedenini bizlerle paylaşır mısınız?

Y.Ö.: Yazarken kendim çok büyük keyif alarak ve hikayeyi neredeyse günün her anında yaşayarak geçirdim iki roman sürecini de. Sanırım okuyucuya o enerji yansıyor. Ben buna bağlıyorum. Bir de türü iyi bilmemin de mutlaka etkisi vardır; hazırlık süreci dahil çok çalışıyorum, araştırıyorum, çok sayıda korku filmi izliyorum, hepsinden önemlisi ise bu türü çok seviyorum. Okuyucu bence bunu seziyor. Bu benim fikrim tabii. Bu soruya en iyi cevabı verecek olan, aslında okuyucudur.

GÜZEL ZEYNEP SÜPHANDAĞ / MAYIS 2015