Yeni öykü: “Eskiz” / Sıtkı Silah

ESKİZ / Sıtkı Silah 

Hikayeci’nin yazı masasına…

Hikayeci’de kalıyordun, Yeniköy’de. Yine bir kitap fuarı için gitmiştin İstanbul’a, ve birkaç iş için daha. En fazla beş kitap imzalayacağını bildiğin bir imza günü için bin kilometre yol yapacak gücün yoktu çünkü. Hem nedenler biriktirmeden gidebileceğin şehirlerden değildi artık İstanbul. (Aksak bir giriş, elden geçir. İlk üç cümlede üç kez “için” dedin! Şu büyük laflar ediyormuş pozlarından da vazgeç ayrıca, sevimsiz oluyorsun!)

Sabah karga çığlıklarıyla (Karga çığlığı ne ya!) uyanıp telefonuna baktığında (Neden bakıyorsun, saati öğrenmek için mi?) Murad’ın e-postasını görmüştün. İki öyküsünü göndermişti sana, yorumunu bekliyordu. Bilgisayarını açıp Hikayeci’nin çalışma masasına oturdun. (Ne çabuk uyandın da yazı masasına geçtin öyle!) Üç gün boyunca yalnız senindi masası. Hatta bel ağrına iyi gelen sert minderli kanepesi, festival filmi izlemelik televizyonu ve balkonunun o büyülü manzarası da; evini sana emanet edip Paris’e gitmişti, adını vermek istemediğin (Neden istemiyorsun?) hikayeci dostun. (Paris gezisi yavan mı kaçtı ne, bir öykü okuması için New York’a mı yollasan üç günlüğüne?)

Murad’ın kalemi etkilemişti seni. Amatör işi metinler bekliyordun masaya otururken, belki de ondan. Oysa yetkin bir yazara ait olabilecek cümleler çıkmıştı karşına.

İlk öykünün anlatıcısı topal bir martıydı. Yusuf Atılgan’ın bir leyleğin ağzından anlattığı Yük’ünü hatırlatmıştı sana. (Bu ayrıntının ne gereği var şimdi, malumatfuruş seni!) Dama tünemiş meraklı kuş sokağın köşesinde sevgilisini bekleyen genç bir adamı dikkatle izliyor, okuyucuya(Bu acemi aşığın?)sabırsız hareketlerini naklen anlatıyordu. (Maç mı ulan bu!)

İkinci öykünün adına bayılmıştın: Tüftüf. Metni de sevdin. Bu kez anlatıcı yaramaz bir çocuktu, hikayeyse bakkal amcadan yenen dayakla sonuçlanan macera dolu bir mahalle oyunu…

(ÖYKÜCÜLÜĞÜNÜ MURAD’INKİYLE KIYASLA: Özel olarak hiçbir şeyden bahsetmiyormuş gibi görünen, iddiasız ya da pek az iddialı, yalın dilli kesit öyküler yazmayı severim, okura “Değindiği her konuyu aça aça anlatsa roman yazacak, elindeki güzelim malzemeyi heba etmiş salak!” dedirtecek türden öyküler yazmasını da…)

Öyküleri okur okumaz tebrik için Murad’a e-posta yolladın, bakış açısı seçimlerini, dilini ve hikayeyi yönetme becerisini övdün. (MURAD’DAN BAHSET BİRAZ, GEÇ BİLE KALDIN: İzmir’de yaşayan bir Türkçe öğretmeni, blog yazarı, seni Gelen Yolcu’dan beri takip eden sıkı bir öykü okuru…)

Kitap fuarına gitmeden balkon keyfi yaptın evde. Kahveni yudumlayıp Boğaz’ın masmavi sularının güneşin ayakları altında şavkımasını izledin. (Şavkımak? Yaşar Kemal misin be adam!)Martının ağzından anlatılmış öyküyü düşünmekti amacın, senin de benzer bir planın vardı çünkü, annenin emekli maaşının ağzından bir novella yazmak istiyordun. Bazen hayata geçirmesi imkansıza yakın işler planlıyorsun, biliyorsun değil mi? (Yine cıvıdın ha, değiştir şu novella fikrini!)

Kahveni bitirmiş içeri giriyordun ki apartmanın bahçesindeki nar ağacına bir papağan kondu. Konar konmaz da pek nazik gaga hamleleriyle ağacın çatlayıp yarılmış meyvelerinden yemeye başladı. Büyülü Boğaz manzarana egzotik bir parantez açılmıştı. Gerçeküstüydü sahne, bir Magritte tablosundaymış gibi hissettin kendini, balkonda dikilmiş kuşu izlerken. (KULLAN: Kuş iyi fikir aferin doğaya.)

Hikayeci’nin bu papağanlardan (Boğaz’ın yeşil virgülleri?) bahsettiği öyküsünü hatırlayınca, kahvaltısını bitirip uzaklardaki kırmızı çatılardan birine uçana dek dikkatle izledin kuşu. Hikayeye göre Karaköy Limanı’nda (Afrika’dan gelmiş bir gemi boşaltılırken) kırılan bir kafesten kaçmıştı bu papağanlar. Dostun bile olsa bir yazara güvenemezdin gerçi, belki de bambaşka bir hikayesi vardı bu ecnebi kuşların…

Papağanın gidişiyle yine başbaşa kaldınız nar ağacıyla. Nar, sen ve deniz. (Öylece durdunuz?) Yeniköy sırtlarındaki müstakil evlerden karşı kıyıdaki çıplak Beykoz tepesine uzanan panoramik bir manzarası vardı balkonun. (EKLEME: Hikayeci’nin, kuru yük gemisiyle Yeniköy’den her geçişinde selam çakan kaptan okurundan da bahset, papağan kadar olmasa da renk katar öyküye.)

İmza gününün bereketli geçeceğine dair bir işaret miydi yoksa, tanık olduğun o sahne. Buna inanmak istiyor ama hayal kırıklığına uğramaktan da korkuyordun. Temkinliydin. Kocaeli Kitap Fuarı’nda yaşadığın yıkımı unutmuş değildin çünkü. Hava almak için beş dakikalığına dışarı çıktığında, fuarın kapısına kadar uzanan bir kuyruk oluşmuştu. Salona döndüğünde onlarca okurdan oluşan yılankavi kuyruğun ağır ağır Yitik Ülke standına yöneldiğini fark edince heyecanlanmış, tamam demiştin kendi kendine, ikinci baskı cepte! Sizin standa birkaç metre kala ani bir manevrayla kıvrılmıştı oysa kuyruk, ve karşıki stantta kitaplarını imzalayan Ayşe Kulin’in önünde sonlanıvermişti. (Koymasan olur bir anı.)

(ÖNERİ: Metnin başlığı Bu Bir Eskiz Değildir mi olsa? Yok artık, papağanı izlerken balkonda pipo iç bir de istersen, kör kör parmağım gözüne misali…)

Narın bereketi mitine kuşkuyla yaklaşmakta haklı çıktın, biri ortaokuldan arkadaşın iki kişi geldi kitap imzalatmaya. (EKLEME: Ortaokul arkadaşın Selen’den bahset kısaca: Farklı sınıflardaydınız ama aynı servisle gider gelirdiniz okula. Genelde yanına oturur ve koltuğuna yerleşir yerleşmez de -üzerinde ok yemiş kocaman bir kalp resmi olan-çantasından çıkardığı aşk romanlarını okumaya başlardı. -Kapaklarının benzerliğinden mi bilmiyorsun, bütün o yıllar boyunca aynı kitabı okuduğunu düşünmüşsündür-)

Bir saate yakın sohbet ettiniz arkadaşınla. Sana okul servisinde yaptıklarını anlattı durdu. Başkasının hikayesini dinliyormuş gibi dinledin onu. Yüz kızartıcı şeyler de duymadın değil o sırada, kabul et etme haylazın tekiydin bir zamanlar, Murad’ın öyküsündeki anlatıcı kadar hem de. (Elden geçir- AVM Müdürü yap Selen’i, yetişmesi gereken bir toplantısı olsun, mesela bir köfte zinciriyle iş görüşmesi- ve kitap bölümünde bunalıp Salon 7’deki resim sergisine gidişine bağla.)

…onca resim arasından üç Ahmet Yeşil’i hemen tanıdın. Özgünlük böyle bir şey, diye geçirdin içinden, bir kez daha takdir ettin usta ressamı. Aynı duyguyu Davide Frisoni’lerin karşısında da hissettin. Seni asıl çarpan Chagall eskizi oldu yine de. Harikulade bir çocuksuluk vardı renklerinde, mahalle oyunları kadar eğlenceli görünüyordu. Bir resim eskizinin sergilenebiliyor olması benzeri bir denemenin edebiyatta mümkün olup olmayacağı sorusunu getirdi aklına. Sen ve eskiz, soran gözlerle bir süre bakıştınız…

Sıtkı Silah

23.11.16 / Yeniköy