Yitik Ülke Öykü Yarışması Sonuçları – “Ağaç” Konulu Öyküler

ağaçAnahtar sözcüğü "Ağaç" olarak belirlediğimiz öykü yarışması kapsamında sitemizde yayımlanmak üzere dört kısa öykü seçtik. Yayımlanan öykülerin yazarlarına hediyeleri en kısa zamanda ulaştırılacak. Tebrik ederiz.

Yarışmamıza göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.

——————————————

DİLEK

Aslıhan Arğun

Nelerden medet umuyor insanlar? Kesme şekerler, pirinç taneleri, matbaalarda kendi elleriyle bastıkları resimli fal kartları, daha neler neler… Evet, belki ben de onlardan biriyim sanıyorsunuz ama benim umut kapım ne lambadan çıkan cin, ne de telveden mürekkep temiz gözyaşı. Ben umudumu bir ağaca bağladım. Kâmurana gebe, mahir bir ıhlamur ağacına…

Şehla Emine Hanım’ın gözlerini boşluğa döndüre döndüre tısladıklarını kelimesi kelimesine yaptım. Bahçenin en heybetli ağacını seçtim. Gün gecesine kavuşurken ıhlamur ağacına gittim. İznini istedim. Hiç ses etmedi. Gövdesi merkezinde, en uzak dallarını dahi içine alan kocaman bir çember çizdim dibine. Alçak dallarından tam yedi çiçek kopardım yaprağıyla. Babamın memleketinden getirdiğim kocaman şekilsiz taşı vura vura, yedi seferde çaktım paslı çiviyi ağacın dibine. Dileğimi diledim. Hemen sırtımı dayayıp ağaca, dört çiçeği üfledim rüzgârın kucağına. Üçü çemberin dışına, biri içine düştü. Mahir ıhlamur kaç çiçeğini feda ederse çemberin dışına, o kadar vakitte kavuştururmuş insanı dileğine. Geriye, üç çiçeği demleyip içmek kaldı. Her bardağa bir dal çiçek attım. Ihlamur çiçeği bir mucize gibi yavaşça açıldı bardakta. Aheste aheste sarıya boyadı masumiyetini.  Dilek sahipleri içmeliymiş bu iksiri. Gerçi, annem farkında bile değildi ama ne olur? Onun da dileği bu, biliyorum. Bardakları pembe mor çiçekli teneke tepsiye koyup, caddeye bakan sedirli odaya götürdüm. Annem minicik ayaklarını altına çekmiş, narin elleri iki yanağında, mor halkalı gözleriyle dalıp gitmiş yine kim bilir nerelere. Artık neredeyse özlermiş gibi bile görünmüyordu. Beklerken annem de çok değişmiş, sessizleşmiş, minicik kalmıştı. Onu böyle görmek, en az kendi özlemim kadar acıtıyordu içimi. Ama az kaldı. Üç vakte çözecek bu işi maharet sahibi.

Sabah güneşinden önce açtım gözlerimi. Çeşmenin kenarına koyuluvermiş bardaklardan ıhlamur çiçeklerini aldım.  Onları da son çiçekle demlenmiş çaya ekledim. Gün toprağa değerken, paslı çivinin tepesinden boca ettim bütün çayı. İçim acımadı değil. Bir canlının vedası, babamın dönüşü olacak. Üç vakte kadar kuruyan mucizevi ağaç, babamı anneme getirecek. Böyle önemli bir bahanem olmasa kıyar mıydım hiç ona? Hem de babamla diktiğimiz ıhlamura yapar mıydım bunu?

Ben haftaları, günleri, saatleri, dakikaları üç vakte bölüp umudumu filizlendirken, o güzelim ağaç içi çekilmiş de, toprağa geri dönüverecekmiş gibi kupkuru olmuştu. Üç koca hafta geçti. Annem de gitgide eridi. Dün hiç çıkmadı yatağından. O neşe dolu kadın nasıl böyle hızla çöktü? Sanki ıhlamurla yarıştı. Bir gelse babam… Annem o yataktan kalkacak, babamı taşıdığı göğsü hiç ağrımayacak. Ihlamur yeniden çiçekler açacak. Babam dokunduğu yere can verecek.

Annem uyanmıyor bir türlü. Öyle çelimsiz ki, yaz gününde üşümüş. Yüzü de bembeyaz kansızlıktan. Üstünü örttüm. Kaldırmadım, zorlamadım. Babam gelince uyandırırım. Dinlenir, kan gelir yanaklarına, babam da üzülmez.

Gün batıyor. Üç hafta da değilmiş demek bu üç vakit. Şehla kadını da hiç göresim yok. Belli belirsiz kızgınım. Bazen içimden ona bir fenalık yapmak geliyor. Aslında yardım etti bana, haksızlık ediyorum kadıncağıza. Bu özlem beni her şeye ve herkese küstürdü. Ondan belli ki… Bu halde görürsem, kırarım zavallıcığı, görmeyeyim.

Gün bitti. Annem uyanmıyor. Akşam serinliğinden midir nedir, pek üşümüş, buz gibi… Yüzünde bir gülümseme, ne görüyorsa rüyasında? Eli göğsünde. Ağrısa gülümser mi hiç? Rüyayı kıskanacağım neredeyse! Neden o rüyayı bırakıp uyanamıyor? Uyan anne! Beni yalnız bıraktın! Dışarıda birileri kahkaha atıyor. Sinirleniyorum onlara. Sesler yaklaşıyor, annem uyanmıyor. Kahkaha mı çığlık mı bunlar? Ağzım mı açık benim? Yanaklarım ıslanmış. Tuzlu damlalar açılmış ağzımın içine sızıyor. Bazıları yanaklarımdan süzülüp çenemde toplanıyor. Ben mi gülüyorum? Ağlayan kim? Aklımda çocukken patlattığımız mantarlar gibi çıtır pıtır patlıyor delimsirek fikirler. Hiç uyanmayacak mı? Ya babam gelirse? Yeniden dilek tutarım. Benim yüzümden mi? Benim yüzümden mi? Benim dileğimdi, benim yüzümden! Hepsi benim yüzümden. Babamı anneme getirecekti, annemi babama götürmeyecekti. Ben burada mı kaldım? Bu eller benim değil! Çekiştirdiği saçlar yoluk yoluk, her yerde. Gittiler! Diledim oldu. Gittiler! Beni de kavuştur! Gittiler mi?  Gittiler…

——————————

PERİLİ KÖŞK 

Metin Çalışkan

Siz korkaksınız ulan. Geldim işte. Hani beş yüz metreden fazla yanına bile yaklaşamazdım. Gecenin bir yarısı, Ölü Düşler Geçidi’ni aşıp geldim. Toprak ayağımın altından kaydı. Düştüm, kalktım, yılmadım. Göğüm kan revan içinde kaldı, vazgeçmedim. Aysel’e de söylemezdim ya sevdiğimi, bir düşkünlük hali işte onu da söyledim. On bir yaş için derin mevzular bunlar. Kolay kolay dönülmeyecek köşeler. Sendelemek normal, sendeleyip de geldim.

Bahçesi geniş. Saçma sapan adını bilmediğim sürüyle ot. Yeryüzüne bata çıka ilerlemekteyim. Kimsesizler Sokağı’nı geçtim en son. İlk sigaramın dumanına tutundum oradan buraya kadar.

Karşıya bakıyorum. Orada duruyor tüm heybetiyle. Heybet ne demek? Clint Eastwood’dan duymuş olmalıyım. Pat pat… Ah okuyuculardan birini vurmak değil niyetim, olsa olsa kalitesiz bir yazar olarak kendimi vururum.

Bir süre daha ilerlemeye tereddüt edersem geri döneceğim. Kaçabileceğini bilmek adamı rahatlatmıyor. Aksine baskı altına alıyor . Kendimi kanıtlamalıyım. Süt dişi çıkmamış süt bebesi miyim be ben? Süte bayılırım orası ayrı. Bir kâseye dolduracaksın sütü, biraz da bebe bisküvisi, ezeceksin güzelce, harika, harika.

Ne hikâyeler anlatıldı şu köşkle alakalı. “Hişttt oraya gitme, orada akrepler, çıyanlar kaynıyor.” Sanki başka yerde yoklarmış gibi. “Hopp küçük!” (sizsiniz aslanım küçük. Benim masallardan renklerim var kuşak kuşak. Sizsiniz küçük, ibişler. Hayatın sıradan kovalamacalarında daimi ebelersiniz hepiniz. Hay ebenin…) Az daha, cumburlop önümdeki kuyuya düşecektim. Aysel de rahat ederdi bensiz, gözü yükseklerde onun. Tam yedinci katta oturuyorlar zaten. İnanabiliyor musunuz, yedinci kat. Biz bodrumda… Onlar kuşlarla aşık atıyor, biz çeşit çeşit ayakkabıların pencere önü çiçeğimize aldırış etmeden anlık resmi geçitlerini izliyoruz. (bu cümle otuzlarımdaki benden ya da beş yaşındaki)

Geçen hafta attığım kafa golü aklıma geliyor, rahatlıyorum.

Büyük kapıyı usulca itiyorum. İçerdeyim… Uuuuh, uuuhhh, ağğğ, ağğğğ; korkmayın ben yaptım. Acayip huylarım var, hemen tutup birine seni seviyorum diyememek gibi. Ah, dudağımdaki uçuk…

Yola devam ediyorum. Üst kata çıkmak için yıkıldı yıkılacak bir merdiven yapılmış. Fiyuvvv, ürperdim. Ben aşağıya inmeyi tercih ediyorum. İleride de Ruhsuzluk Meslek Yüksek Okulu’nu tercih edeceğim. Ruhumu çekecekler. Hissetmezsin, diyor Mr Tyler Durden.

Aşağıya iniyorum. Adamın teki karşıma çıkıyor. Böyle nasıl anlatsam, tuhaf duruyor. Hafif kızıla boyanmış. Etrafında taşlar var. Hareketsiz, iki elinde insanın içine işleyen kirazlar. Beni görmüyor gibi. Ne sanıyorsa kendini? Konuşmaya çabalıyorum, nafile. Sonra o “Şiir,” diyor. “Şiir nedir?” diyorum. Umursamıyor. Buna katlanamam. Ben yokmuşum gibi davranamazsınız bay ukala. Ukala mı? Büyük ihtimalle annemden duydum. Elime bir taş alıp, Kendini Bir Şey Zanneder Bey’e fırlatıyorum. Tam alnının ortasına. Kuş avlamakta madalyalarım var benim eşşoğlusu. Adam yere yığılıyor, “Şiir…” diyor… Gövdesi titriyor, karnı yarılıyor. Etrafı ıhlamur kokusu sarıyor. Adamın kanayan karnından bir ağaç yükseliyor. Dallarında kelimeler. Adam kök salıyor, ağaca karışıyor. Yok oluyor. Arkamdan bir kedi yavrusu ciyaklıyor. Ürküyorum, hemen terk ediyorum orayı. Sonra bir masal uyduruyorum orası perili diye. Sadece kızılderili birkaç dostuma gerçeği söylüyorum.

——————————

KOCA ÇINARIN GÖLGESİ

Faruk Yılmazer

Hafif aksayan sol ayağını sürüye sürüye ilerlerken bir yandan da söyleniyordu. ”Zamanı mı şimdi arıza çıkarmanın?” Yıllar önce inşaatlarda çalışırken kaza sonucu kırılan ayağı zaman zaman böyle tutukluk yapıyordu işte. Yürümeye devam etti. Bakışlarındaki öfke uzaktan bakan birinin dahi rahatça fark edebileceği derecede barizdi. Ocak yönündeki kapıdan selam vererek çay bahçesine girdi.

“Merhaba Hakkı.”

Bardak yıkamakla meşgul olan Hakkı, başını çevirip yüzüne baktıktan sonra gülümsedi.

“Merhaba Hüseyin Ağa. Hoş geldin diyeceğim ama yüzüne vurmayan hoşluk gönlünde de olmasa gerek. Öfken boyunu aşmış gibi durur.”

“Senden sır saklamak ne mümkün?”

“Sırrı suret haykırırken dile ne hacet? Geç hele şu koca ağacın dibindeki masaya otur, gölgesinde soluklan. Ben birazdan geliyorum.”

Bir sandalye çekip gösterilen masaya ilişti Hüseyin Ağa. Sol eliyle kasketini çıkarıp, sağ eliyle terleyen başını sıvazladı. Az sonra Hakkı elinde iki bardak çayla gelerek yanındaki sandalyeye oturdu. Severdi Hüseyin Ağa ile koca çınarın altında iki kelam etmeyi.

Konuşmaya ihtiyacı olduğunu ama anlatmaya nereden başlayacağını kestiremediğini anlamıştı Hakkı, onu yıllardır tanıyor olmanın tecrübesiyle.

“İstasyona girdiğini gördüm. Hayrola yolculuk mu var?”

“Var ya,” dedi. Zaten çatık olan kaşlarını daha da çatarak… “İstanbul’a gideceğim. Daha bir buçuk saatten fazla varmış trenin gelmesine. Eve dönmektense burada beklemeyi tercih ettim. Zaten ayak da hainlik edip duruyor.”

Hakkı’nın işlettiği çay bahçesiyle tren istasyonunun arası elli metre var yok arasıydı. Yerleşimin yürüyerek beş dakika olduğu kasabaya gelip gidenlerin uğrak yeri olmuştu bahçe, yıllardır. Hakkı da bir nevi dert babası…

“Neden gideceksin İstanbul’a?”

Derin bir “of” çekti Hüseyin Ağa. Yutkundu;

“Ömer’i biliyorsun.”

“Senin küçük oğlan değil mi? Üniversitede okuyan.”

“Evet o.”

“Başına bir iş mi gelmiş yoksa?”

“Başına taş düşsün onun.”

“Hoppala! İnsan evladına beddua okur mu?”

“Okur, okur. İstanbul’a gideyim canına okuyacağım daha.”

“Hele sen şu meseleyi başından anlat bakalım.”

“Anne tarafından kuzenim Duran’ı tanırsın. Onun oğlu Taner ile bizim Ömer aynı fakülteyi kazanınca bizde beraberce bir ev tuttuk onlara yurtlarda sefil olmasınlar rahat etsinler diye.”

“Bu kadarını biliyorum.”

“Gece Taner babasını aramış. Ömer’in bir kavgaya karıştığını, karakolda olduklarını, avukat olan dayısına ulaşamadığını söylemiş. Bulundukları karakolun ismini verip dayısına ulaşarak onlara yönlendirmesini istemiş.”

“Benim tanıdığım Ömer, öyle kavgaya falan karışacak bir çocuk değildi ama…”

“Karışmış işte. Biz onlar için her türlü fedakârlığı yapalım, beyler orada serserilik etsin.”

Anlattıkça yeniden hırslanmış, sağ elini yumruk yapıp masaya sertçe vurmuştu.

“Şeytan diyor, reddet evlatlıktan.”

“Dur hele bir sakinleş bakalım. Öfkeyle başlanılan işten kime hayır gelmiş?”

Boğazında biriken tükürükle beraber öfkesini de yutmaya çalıştı Hüseyin Ağa. Hafiften esen rüzgârın etkisiyle hışırdayan yaprakların sesi nedense sakinleşmesine sebep oldu. Kim bilir ne hikâyelere dinleyicilik etmişti bu koca çınar? Olayların akışının nasıl değişebildiğine…

Konuştukça rahatlayan Hüseyin Ağa kendisine seslenildiğini duydu.

“Buyur Duran,” dedi geleni görünce. “Soluk soluğa kalmışsın. Kötü bir haber mi var yine?”

“Treni kaçırmamak için acele ettim, ondan yoruldum biraz. Kayınçoyla görüştüm telefonda. Kavgaya karışan senin Ömer değil, bizim Taner’miş. Akşam telefon hakkını kullanırken korkudan yalan söylemiş. Senin gitmene gerek yok yani. Birinin canına okuması gereken varsa o da benim.”

“Söylemek istediklerini anladım,” der gibi koca çınara baktı Hüseyin Ağa.

“Kılıç kınından çıktı mı, dökecek kan bulur. Hemen öfkelenmemek lazım… Hele bir gidip öğrenelim, ne olmuş.”

“Sen yine de gelecek misin İstanbul’a?”

“Elbette geleceğim. Hem aslan oğlumu da göresim gelmişti zaten.”

——————————

BİZİ BIRAKMAYIN NE OLUR

Jülide Uzsayılır

 

Ortalık niçin bu kadar soğuk?

Anne, sobaya odun attın mı? Yatağımdan kafamı kaldırıp bakıyorum; köşe lambasının loş ışığında puslu gölgeler kımıldanıyor belli belirsiz. Sönmeye yüz tutmuş sobanın çıkardığı ışık oyun ediyor eşyalara.

Üşeniyorum sıcak yataktan çıkmaya, gözlerim yarı kapalı, aklım odunlarda. Sobanın içi kararmış olmalı, ortada bir odun ve az bir ateş kalmıştır, söndü söner. Ortadaki odun tek başına yanamaz, yanına bir tane daha atmalı.

Gözkapaklarım kalkmıyor, sıcak yatak ne tatlı…

Kar suları mı akıyor ormanın içinden? Çok serin.

Üzerimde siyah bir aba var, upuzun. Cadı giysilerindeki gibi bir de kapüşonu var kocaman, yüzüm görünmüyor. Ağaçların kuytuluğunda yürüyorum, boynuma doladığım kırmızı yün atkı çözülmüş, o da çok uzun, iki boy arkamdan geliyor. Havaya çöken efsuni grilik algıma engel olmuyor, yere sımsıkı basan ağaçları hissedebiliyorum.

Kuşlar bin bir ayrı sesle doğanın gizemli senfonisini çalıyor. Dalından kopup yerleri kaplamış olan güz yaprakları, orman canlılarına gelişimi fısıldıyor. Bulutlar iyice yüklenmiş, boşaldı boşalacak. Ateş kızılı öfkesiyle şimşek çakıyor. Göğün gürlemesiyse kızgınlıktan değil de isyanından gibi.

Açık bir alanda tek başınayım. Ama biliyorum ki pek çok gizli seyircim var, oyuklar, yuvalar dolu. İzlediklerini bildiğimi göstermek için ellerimi iki yana açıp kendi etrafımda bir tur atıyorum, kırmızı atkı belime dolanıyor. Yuvalardaki hareketi hissediyorum. Ciğerim patlayana kadar hava çekiyor, yavaşça bırakıyorum, bir tur daha dönerken garip bir haykırışla yere çöküyorum ve ardından keskin vuruculuğuyla düşen iri damlalara kaldırıyorum yüzümü, kapüşon açılıyor.

Yağmur, saçlarımı ıslatarak süzülürken gözlerim parlıyor. Tekrar derin bir soluk alıyorum, ciğerlerim toprak ve ağaç kokusunu büyük bir açlıkla yutuyor.

Başımı yere eğerek, ellerimi kahve kızılı yaprakların arasına sokuyorum. Tırnaklarım var gücüyle ıslak toprağa geçiyor, yağmur toprağı yumuşatmış.

Ağaçlardan yere düşen çeşitli meyvelere takılıyor gözüm; şeftali, nar, elma, portakal… Orman bir anda cennet bahçesine dönüşüyor..

Şu odunun yanına bir odun daha koymalı…

Tamam anne, kalkıyorum…

İskelenin tahtaları yer yer kırılmış, üzerinde balık ağları var. Gözleri yumulu tekneler, anaç denizin kucağında beşik gibi sallanıyorlar.

Evimizin camından bakıyorum. Ellerim ahşap pervaza, alnım cama dayalı ayakta duruyorum. Ormanda gördüğüm ağaçlardan biri beliriyor iskelenin üzerinde…Aynı benim orada yaptığım gibi garip bir haykırışla dallarını iskelenin kırık tahtalarının arasına sokuyor. Odunlar, meyveler, tahta kırıkları, tekneler, elimi dayadığım pervaz, karyolam ona doğru uçarak gövdesinde kayboluyor…Şaşkınım, adlandıramıyorum duyumsadığımı, kasırga bana dönüyor, yağmur, saçlarımı ıslatarak süzülürken gözlerim kaygan bir vaşak gibi parlıyor ve sadece haykırabiliyorum:

Gitmeyin, ne oluyor?

Ama devam ediyor yitip gitmeye, kaybolmaya ve ben donuyorum… Buz kesiyorum, nefes alamıyorum… Ciğerlerim patlayacak, soluksuzum!

Gitmeyin, ne olur, bırakmayın biziiii…

Kızım uyan artık! Ne gitmesi, kim gidiyor?

Zar zor doğruluyorum, sabah olmuş, annem evi ısıtmış, beni kahvaltıya çağırıyor..

Mırıldanıyorum, nefes nefese; "Gitmesin ağaçlar anne, bizi bırakmasınlar ne olur!"

Bir Cevap Yazın