Yitik Ülke Öykü Yarışması Sonuçları – “Kütüphane” Konulu Öyküler

milli-kütüphane-yitik-ülke

Anahtar sözcüğü "kütüphane" olarak belirlediğimiz öykü yarışması kapsamında sitemizde yayımlanmak üzere üç kısa öykü seçtik. Yayımlanan öykülerin yazarlarına hediyeleri en kısa zamanda ulaştırılacak. Tebrik ederiz.

Yarışmamıza göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.

——————————

Adile’nin Kitap Hırsızı Oğlu

Oğuzcan Çağan

“Sahi mi söylüyorsunuz?”

Kuaför koltuğunda oturan kadın şaşırmışa benziyor. Karşısındaki aynanın kenarlarından akıyor sanki şaşkınlığı. Elimdeki dergiye bakarak konuşmayı dinlemeye devam ediyorum. Hem sıramı beklerken başka yapabileceğim bir şey var mı ki?

“Evet şekerim, Adile’nin oğlu kütüphaneden kitap çalarken yakalanmış. Kütüphane memuru da ters bir adam tabii, sen tut çocuğu karakola götür. Herkes konuşuyor bunu,” diyor Emel. Koltuktaki kadının saçlarını elindeki makasla kesiyor bir yandan, bir yandan da ağzındaki sakızı çevirip duruyor. Derginin üstünden bakıyorum onlara.

Benim burada olduğumun farkında değiller mi?

Derken öteki koltukta oturan sarışın kadın karışıyor lafa: “Kitap çaldı diye çocuk suçlanır mı hiç?” diyor.

“Haklısın şekerim ama sonradan alışkanlığa dönmesin diye kendince önlem almıştır memur. Adam da haklı aslında…”

“Hayır!” diyorum bir çırpıda. Karşımdaki aynada hareket eden dudaklarımı görmesem konuşanın ben olduğunu anlamayacağım bir tavırla.

Karşımdaki ayna, sayısına emin olamadığım kadar kadın gözüyle doluyor. Hepsi de bana bakıyor. Burada olduğumun artık farkında mıdırlar?

“Kitap çalan bir çocuk suçlu sayılabilir mi?” diyorum Adile’yi de, oğlu Kemal’i de savunmaya çalışır gibi.

“Tabii şekerim,” diyor Emel, iyice sinirimi bozarak. Ağzındaki sakız dudaklarından kaçıp kaçmamakta kararsız. Her zaman böyle değildi Emel, diye düşünüyorum.

“Dedikodu işte, dönüp dolaşıp farklı çınlıyor kulaklarda,” diyorum bilgiççe.

“Edebiyat paralamaya başladın yine şekerim,” diyor Emel. Şeker kovalarında boğmak istiyorum onu o anda.

Benim Ali’ye kaçtığımı da ondan duymuştur bütün kadınlar, sonra annemin kalp krizi geçirmesi ve mahalleye geri döndüğümde hiçbir şeyi bıraktığım gibi bulamamam… Bunların hepsi için birini suçlamak istiyorum şu an. Emel’i!

“Emel,” diyorum, “küçücük çocuğu diline dolamaya utanmıyor musun? Hem bence kütüphaneden kitap çalmak o kadar da kötü bir şey değil. Kitap çaldı diye de hırsız olmaz hiçbir çocuk. Kaldı ki oradaki kitaplar herkese ödünç verilmiyor mu? Çocuk yanlış anlaşılmıştır.”

“Haklı olabilirsin,” diyor Emel’in saçını kestiği kadının yanındaki koltukta oturan sarışın.

“Şekerim, ben duyduğumu söylüyorum,” diyor Emel, ağzındaki sakızı evirip çevirmekten fırsat bulduğunda.

Tam o anda kuaför dükkânının kapısından Adile giriyor.

Şimdi de konuşsunlar da göreyim işte, Adile hepsini paralar bir anda. Benim gibi dedikodusunun peşini bırakacak bir kadın değil Adile. Kemal’i kadınların dilinden söküp almasını iyi bilir. Hem kütüphaneden kitap mı çalınır, uydurma bir dedikodudur bu. Neyse ne. Adile verir Emel’in ağzının payını.

“Ne diyorduk Emelciğim?” diyorum o zaman, birikmiş bir siniri ortaya dökercesine. Sonra kadınların duygusu tanımlanamaz bakışları altında elimdeki dergiye dönüyorum. Artık burada olduğumun farkında olduklarına eminim.

——————————

Taş Bina

Gözde Ekici

Tam karşımdaydı işte o devasa bina. Yıllar önce küçük bir çocukken -ilk okuma bayramı henüz geçmiş- elleri kocaman babam ile gelmiştim buraya. Tarihi taş merdivenlerinden "rap rap rap" diye çıkarken “Asker gibi yürüme, burası kütüphane,” –darbe olalı birkaç sene- demişti babam. Adımlarımı daha sessiz atmaya çalıştığımı hatırlarım. Nefesimin sesi yankılanınca ise nefesimi tutmaya çalıştığımı…

Ahmet Abi vardı kütüphane memuru, masası ahşaptan –mobilya pahalı bir şey o zaman- ne zaman gelsek orada önünde bir kitap, yüzünde kocaman bir gülümseme ile karşılardı bizi. İlk gelişim, babama çay bana gazoz. En kısık seste en ciddi konuları konuşurdu Ahmet Abi ve babam. Kitapların arasında dolaşırdım. Büyük insanlar ellerinde kitap, masalar daima dolu. Yazanlar, okuyanlar…

Gazoz, çay ve sohbet biter, biz babamla taş binadan çıkıp eve giderdik. Babamın çantası kitap dolu. Ahmet Abi torpil geçmiş bize, aynı anda birkaç kitap alabilmişiz bu yüzden –torpil bir patlayıcı gözümde, oynamam yasak, işe başlayacak yaşa gelinceye kadar diğer anlamını çözemeyeceğim.

Bir sonraki ziyaret beklenir. Taş bina orada dururken zaman akar, bina yaşlanır, tarih yazılır. Babam yine ellerimden tutar. Kütüphane bizi karşılar. Ahmet Abi yine ahşap masada, bana bir gazoz daha… Bu sefer kitaplara dokunurum, tabi en alt rafta boyumun yetiştiği yere kadar olanlara. Dönüşte benim de elimde bir kitap. Başımı gökyüzüne kaldırdığımı anımsarım. İlk defa bir kütüphane ziyaretinden elimde kitapla çıktığım gün, bugün.

Şimdi boyum babamın omuzlarında, yüzümde ilk sivilcelerim, ilk gönül yaram… Yeni başlamışım şiir okumaya. Beraber yokuşu çıkıyoruz, artık babamın elini tutmuyorum. Taş bina benim gözümde daha güzelleşmiş, merdivenlerden sessizce çıkıyoruz. Ahmet Abi’nin saçları kırlaşmış, ahşap maşa küçülmüş. Üç çay geliyor bize –gazoz kapağı koleksiyonuna artık elveda.  Kütüphanenin en üst rafından bir şiir kitabı alıyorum. Yola bakan pencere kenarına çekiyorum sandalyemi.

Şairliğe heves ediyorum. Taş binadan çıkışta ellerim kollarım şiir dolu. Babam gururlanmış biraz, “Edebiyattan anlayan insandan zarar gelmez,” diyor. Şiirler yazıyorum vapurda, parklarda, gece yarıları uykudan uyanıp. Belki taş binada benim de şiirlerim olur bir gün –henüz yakılmamış şairler, gözlerimin önünde.

Taş binaya gidiyorum, memlekette son yazım. Ahmet Abi emekli, babam gelmiyor. Tek başıma çıkıyorum yokuştan. “Rap rap rap” merdivenler… Aldığımız son kitapları iade ediyorum, son kez cam kenarı benim sandalye. Oturuyorum biraz, okuyorum.

Ayrılık vakti geliyor, kapanış saati. Birkaç eski dosta selam verip çıkıyorum taş binadan. Bir başka şehir bekliyor beni, belki yeni bir taş bina…

——————————

İnat

Özen Uğurlu

Dünyanın öbür ucundaki bu şehre ayak basar basmaz uçağa dönüp geri gitmek istedin. Gazetenin altına “Yaşasın Grev” notu bıraktığın koltuğun altına saklanıp on dört saat daha uçabilirdin. Ama tabi önce bavulunu boşaltmaya gittin. Odan kasvetli, apartmanın ürkütücüydü, dolabın kapısı sıkışmıştı. Ellerini kanatmadan anahtar kilitte dönmüyor, toz gözlerini yakıyordu. Zengin mahallesinin hemen dışında, kapüşonundan fışkıran beyaz saçlarından başka hiçbir şeyi olmayan evsiz adamın mesken tuttuğu bankın hemen karşısındaydı yeni evin. Her adımda canın geri dönmek, Moda’da denize karşı içip dolmuşa kadar sallana sallana yürümek, Efetur’a atlayıp Körfez’e kaçmak istedi.

Ama evindeki kütüphane doldu ve taşıyor. Dolabı kanırtıp nihayet açtığında ortaya çıkan raflarsa henüz bomboş.

Kıtanın öbür ucunu aradın, kafan dolu, ilk kitabın kötü bitti. Henüz kütüphaneye kaldıramadın, salondaki sallanan kahve sehpasının üzerinde incecik, açık duruyor. Hikâye kısa ve öz, başrolde yalanlar ve senden küçük hamile bir kız. Kapatıp yakman, küllerini de denize savurman gereken bir kitap, ama kıyamıyorsun. O senin bir parçan, senin hikâyen, senin hatan.

“Tuhaf hikâyeler biriktirmeden hayat çekilir mi be,” diyor dostun, kardeşin, telefondaki ses. Çok uzakta. Bazen et ve kemik çok anlamsız geliyor sana, buradaki bedenlerin içi boş, çıkardıkları sesler yabancı, uzak, anlaşılmaz. Seni canlı tutansa sadece bedensiz sesler. “Bırak şimdi onu,” diyor ses, “sen hayatı yenecek kadar inatçısın.”

İnadından başka bir şey yok zaten elinde avucunda. Zihninin her köşesi bu şehri terk etmeni söylüyor sana, eve dön, ona dön, Kadıköy’e dön, seslerle bedenler birleşsin.

Ama evindeki kütüphane doldu ve taşıyor. İnadın kal diyor.

Koşarak okulun kütüphanesine sığınıyorsun. Burada gökyüzü hep açık, hep mavi, annenin mavi kazağından ve onun hediye ettiği mavi fulardan bıkmadın ama bu uçsuz bucaksız mavilik seni boğuyor. Arka tarafa, bilgisayarların ötesine, kimsenin artık uğramadığı rafların arasına kaçıyorsun. Mezbaha No 5 eski püskü ciltlerin arasından sana göz kırpıyor. Raftan çekip alıyorsun, yepyeni cildi hiç bozulmamış, kimse ödünç almamış, arkasına hiç tarih damgalanmamış.

Henüz ultraviyole ölümü görmedin, Tralfamadoryalılar tarafından kaçırılmadın. Her gün verdiğin var olma savaşı haricinde savaş görmedin, okudukların, Doğulu arkadaşlarının anlattıkları hariç katliam yaşamadın. Şu anda kütüphanenin en arka köşesine çömelmiş Billy’nin zamanda seyahatlerini okuyorsun, şu anda Moda’da telefondaki sesin bedeniyle şarap şişelerini tokuşturuyorsun. Şu anda denize karşı ağlıyorsun, şu anda uçaktasın, evine dönüyorsun, şu anda onunla karda el ele yürüyorsun. Şu anda salıncaktasın, uçuyorsun.

Şu andaysa yürüyerek kütüphaneden çıkıyorsun. Mavi gökte güneş pırıl pırıl, elinde yepyeni kitap… İnadını dinlemeye karar veriyorsun.

 

Bir Cevap Yazın