Yitik Ülke Öykü Yarışması Sonuçları – “Özgürlük” Konulu Öyküler

ÖzgürlükAnahtar sözcüğü "özgürlük" olarak belirlediğimiz öykü yarışması kapsamında sitemizde yayımlanmak üzere dört kısa öykü seçtik. Yayımlanan öykülerin yazarlarına hediyeleri en kısa zamanda ulaştırılacak. Tebrik ederiz.

Yarışmamıza göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.

 

Özgürlük

Eser Saraçoğlu

 

Öksürüyordu her sabah. Sonra da bağırıyordu: "Terbiyesiiiiz!"

On gündür işe gitmiyordum. Daha doğrusu on gündür işsizdim. Daha önce sabah sekize on kala evden çık, servise koş, akşam hava karardığında saat sekiz gibi eve dön, fark etmemişim. Nazire teyzenin kızı Zeynep, her gün saat dokuz oldu mu çalar saat gibi başlıyordu bağırmaya, “Ben sana demedim mi şu sifonu çekme diye? Kapıyı da kapat ayrıca, her yer bok kokuyor. Bak öksürüklerim başladı be adam! Ne saygısız şeysin sen!" Önce kime bağırdığını anlamadım, çünkü Zeynep’in bu yeri göğü inleten haykırışlarına bir gün bile yanıt gelmedi aşağıdan. Nazire teyzeye mi bağırıyor acaba desem? Yok, sessiz sedasız bu kadıncağız o kadar saygılıdır ki Zeynep uyusun, sesi yukarı çıkmasın, aman kimse uyanmasın diye altına yapar yine de tuvalete gitmez. E Vasfi amca da üç yıl önce sizlere ömür. Kime kızıyor o zaman bizim komşu kızı? Bir sabah baktım yine bağırıyor, bir parça ekmek istemek bahanesiyle indim aşağıya. "Yeter artık Zeynep! Her sabah seni dinlemek zorunda mıyız?” diye kapılarına dayanasım var ama hem Nazire teyzeye, hem Zeynep’e ayıp olacak. Komşu olarak bir hukukumuz var ne de olsa. Nazire teyze bahtsız kadın, on sene baktı yatalak kocasına. Kolay değil sabah akşam sürgüyü sür, dök, temizle. Sokağa çıkarken ayrı dert. Altını bezle, bezler kirlenirse değiştir. Bir gün şikayet ettiğini görmedim. Vasfi amcaya bebekler gibi baktı. O da ona gözlerindeki sevgiyle karşılık verdi. "Vasfi amcan gençliğinde çok çektirdi bana İhsancığım," derdi o zaman, "Bakma böyle süt dökmüş kuzu gibi hallerine. Tam Osmanlı erkeği. Yemeğin yağı az mı olmuş, kavga çıkarır, yemeğin tuzu çok mu olmuş, kavga çıkarır, yemek zamanında hazır değil mi yine kavga çıkarır. Vasfi amcana bahane çok. Ama bu hastalıktan sonra ne yapsam beğeniyor. Üzülüyorum aslında bu hallerine. O devamlı kükreyen kaplan gitti, yerine süt dökmüş kedi geldi canım."

Kapılarına kadar geldim, içeriden Zeynep'in bağırtısı. "Bu evde özgürlüğüm olmayacak mı benim?" diye bağırıyor. Hayda, işi özgürlüğe kadar getirmiş. "Bir sabah uyuyamayacak mıyım ben?”

Zeynep gece işi yapar. Bir bankada müşteri temsilcisi. Her sabah beş gibi döner evine. Ben işe gitmek için uyanırken o eve girer. Kolay değil tabii. Tersine yaşıyor. Ama işini sevdiğini söyler her karşılaştığımızda.

"Trafik yok, gürültü yok, İstanbul’un en güzel zamanı İhsan ağabey," der bana.

Zili çalıyorum. Nazire teyze yorgun bir yüzle kapıyı açıyor. “Günaydın,” diyor, gülümsüyorum. "Bir parça ekmek isteyecektim, İdris bugün izinli ya, ona söyleyemedim fırına gidip alsın, ama uygun zaman değil herhalde.”

Nazire teyze bana bakıyor, söylediklerimi duymadığını düşünüyorum. "Nazire teyze," diye elimi omzuna koyuyorum, beni fark etmesi için," Yardım edebileceğim bir şey var mı?” Uykudan uyanır gibi bana bakıyor, "Ev küçük biliyorsun İhsancığım,” diyor, “bir oda salon, tuvalet, mutfak yan yana. Vasfi amcan gittikten sonra Zeynep'e bir haller oldu. Uykusunda bağırıyor. Ne yapsam uyandıramıyorum. Her sabah kalkıp ölmüş babasına bağırıyor. Vasfi amcan hastalanınca ilk zamanlar çok tuvalete kalkmaya başlamıştı, sonra da sabah yatağa işemeler falan. Zeynep de biliyorsun gececi. Uyku düzeni bozuk zaten, o dönem iyice bozuldu. Nedensiz öksürükler başladı. Yine de dayandı kızcağızım, ölene kadar tek söz söylemedi babasına. Şimdi böyle oldu. Acaba Zeynep’i alıp doktora mı götürsem evladım?" Ne diyeceğimi bilemedim önce. "Dert etme Nazire teyze," dedim sonunda, "Senelerce susup yaşamak yormuş onu belli ki. Olmadı Zeynep’le konuşuruz bu durumu. Buluruz bir çaresini. Yeter ki sen üzülme.” Nazire teyze kaygılı, teşekkür edip kapıyı kapattı. Eve gidesim yok. Çarşıya yürüdüm. Balıkçı Hüseyin tezgahın önüne attığı sandalyesine oturmuş çay içiyordu. “Gel hocam,” dedi. “taze demlenmiş çayım var.” "Gazetemi alıp geleyim Hüseyin," dedim, “Sen koy çayı.” Köşedeki gazeteciden bir gazete, pastaneden de Hüseyin’e ve bana birer peynirli poğaça aldım. Baktım Hüseyin koymuş çayımı, sabahın bu vakti ilk müşterisi gelmiş, laflıyor. Gazetenin sayfalarını çevirdim rasgele. "Gezi tutsaklarına özgürlük" diye başlık atmış gazete. Ailelerin fotoğrafları var Çağlayan’daki adliyenin önünde. Fotoğrafta ellerinde pankartlar. Kendimi görür gibi oldum arka sırada. Ağabeyim yedi aydır içeride. Üniversiteden kovulmasam bu gün kovarlardı zaten, diye düşündüm. Bizim üniversitenin geziye bakışı malum. Canım sıkıldı. Gazeteyi kapattım. “Ne haber Hüseyin?” dedim yanıma oturan balıkçıya. "Ne olsun be hocam?” dedi, “Hep aynı! İş güç. Hayırdır bu saatte? İşe gitmedin mi sen?” "Bu gün izin aldım Hüseyin,” dedim. “Kafamı dinleyeceğim biraz.” “İyi o zaman hocam," dedi, “başka bir şey olmasın da." Poğaçadan bir ısırık aldım, çaydan bir yudum, "Çayın da güzelmiş be Hüseyin," dedim.

 

Gözümüzü Kapatınca Özgürüz

Başak Bozkurt

 

Gözlerimi kapatıyorum. Karaköy vapurundayım. Elimde ince belli çay bardağı, dudaklarımda sigara –hayal bu yasak tanımıyor.- Yolcuların attığı simit parçalarını havada kapan martıların kanat sesleri geliyor. Burnumda deniz kokusu, sigara dumanı, parfüm, ter kokusu… Burnumda benim İstanbulum. Ciğerlerime çekiyorum. Gözlerimi açıyorum. Dört bir yanımız duvar. Tekrar kapatıyorum. Gözlerim kapalı yürüyebiliyorum. Çünkü her yeri avucumun içi gibi biliyorum. Tam 281 gündür buradayım. Aysel her seferinde soruyor:

– Abla nasıl böyle yürüyebiliyorsun?

– Bütün yolları ezberledim.

– Abla ya düşersen?

– Bütün düşüşleri de ezberledim.

Bu film repliği cevaplarım ikimizin de hoşuna gidiyor.1 Her gün tekrarlanıyor bu sahne. Uzun bir süre daha sürdüreceğiz gibi görünüyor. Aysel’in 15 yılı daha var. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğu için bir süre daha burada kalacak. “Kader,” diyor. Aysel, 19 yaşında genç bir kadının bedenine saklanmış çocuk. Kimseye belli etmeden büyümek istiyor. Büyümek için de bilmeye ihtiyacı olduğunun farkında. Üniversitede hoca olduğumu öğrendiğinden beri yanımdan ayrılmıyor. “Bir şeyler öğret,” diyor. Annesinden masal anlatmasını isteyen masum çocuk bakışlarını geri çeviremiyorum. İyi şeyler anlatmak istiyorum ama olmuyor. Haksızlığı, yağmayı, tacizi, tecavüzü, şiddeti, ikiyüzlülüğü, ayrımcılığı anlatıyorum. Adaletsizliği engelleyemediğimizi ama direnmemiz gerektiğini söyleyip bitiriyorum. Dinledikçe 19 yaşında genç kadın bedenine sığamıyor. Beklemek her zamankinden zor geliyor. Dile kolay, 15 yıl. Onun için üzülüyorum. Suçunun ne olduğu söylenmeden 281 gün yatan, neyi beklediği belli olmayan kendim için üzülüyorum. Bekleyen tüm kadınlar ve erkekler için de üzülüyorum.

Dışarı çıkıyoruz. Gözlerimizi kapatıyoruz. Bulunduğumuz yerden başka bir yere gidebilmenin tek yolu bu çünkü. Hakkımızda ne hüküm verilmiş olursa olsun gözümüzü kapatınca özgürüz. Ben vapurdayım. Aklımda anlatabileceğim güzel şeyler var. Aysel üniversiteyi kazanmış, hukuk okuyor.

 

1 Sözü edilen film, yönetmenliğini Lars Von Tier’in yaptığı 2000 yapımı Dancer in the Dark filmidir.

 

Bulanık Bir Veda

Nurdan Atay

Önemli olup olmadığı, çok da umurumda değil. Nedir bu telaş, heyecan, panik anlayamıyorum? Her şey benim dışımda gelişiyor. Öyle uzak duruyorum ki, bana ulaşması zor… Çok zor.

Zil çaldığında neden her seferinde sıçrıyorum? Nedir yaşadığım bu tedirginlik? Oysa korkmam için hiçbir neden yok. Duyduklarımdan etkileniyorum, sanırım. Sürekli konuşuluyor, konuşuluyor.

Güne başlarken önce camdan dışarıya bakmak alışkanlık oldu. Her gün aynı kişileri görmeye başladım sokakta. Ne diye buralarda dolaşıyorlar? Söylenenlerin gerçekliğine inanmaya başlıyorum artık.

Ümitsizce dolanıyorum evin içinde. Odalar küçüldükçe küçüldü. Halbuki daha dün konuşmuştuk onunla. Benim gibi uzak duruyordu her şeye. Haber geldiğinden beri sığamıyorum hiçbir yere.

Rüyalarım da karardı. Hiçbir şey anımsamıyorum artık. Korkuyorum. Ben de sizdenim diye bağırsam? Hayır, hayır gizlenmeliyim. Perdelerim sıkı sıkı kapalı. Kapıda beş kilit. Dışarı çıkamıyorum. Bekliyorlar.

Limana ulaşmalıyım. Bu ülkeden kaçmam lazım. Her yanımı sardılar. Beni de alacaklar… Mutlaka alacaklar beni de. Nefes alamıyorum. Biri pencereleri açsın. Hiçbir şey yapmadım ki. Ne istiyorlar benden? Sıra bana geldi, evet evet sıra bana geldi; eminim.

Ülke dışına çıkamıyorum. Limanları da tutmuşlar. Bugün kapıya kadar geldiler. Araladığım perdeden görüyorum; dışarıda kimse kalmadı artık. En son beni alacaklar, biliyorum. Nefeslerini ensemde hissediyorum. Sona yaklaştım, değil mi? Yaklaştım, yaklaştım.

Kapıya vuruyorlar. İşte onlar! Buradalar! Ellerine geçersem, başıma gelecekleri biliyorum. Buna dayanamam. Artık tek kurtuluş var benim için. Balkona fırlıyorum.

 

Trans

Deniz Tansel İliç

 

Dün biri gelip “Bugün elektroşok var mı?” diye sordu. Hastabakıcı “Elektroşok yok,” diyor sürekli, inanmıyorum ona.

Hareket benden o kadar hızlı ki, sonunda beyaz üniformalı birileri bunu fark edip beni durduracak. O zamana kadar döneceğim ve çok zevk alacağım ve de çok korkacağım. Buna kim engel olabilir ki? Büyük bir bahçenin etrafında dönmek. Sadece bana görünen bir im. Uzaktan biri gelecek ve bir kapı açılacak. Sonra… Sonra ikimiz içeri gireceğiz. Aklım gitti. Gidişini fark etmedim. Ama yokluğunu biliyorum. “Kordonum olur musun?” dedim sana. İstemedin, görüyor musun şimdi boşlukta uçuyorum. Ve artık kimse, kimse tutamaz beni… Gökyüzünde yürünebileceğini bilmiyorum hiç. Geceyi hissediyorum. Ben gecenin kızıyım. Hayır, ben gecenin cinsiyetsiz evladıyım. Yukarıda, ayaklarım bulutları yalarken süzülmek ne güzel.

Sonra… Sonra ineceğim, çünkü indirecekler beni. Sonra beni beyaz odalara tıkacaklar. Yüksek tavanda sinirlerime dokunan kırmızı bir ışık. Sonra… Sonra kadınlar gelecek, çakmak isteyecekler benden. Burada çakmak yasak! Burada çakmak yasak! Ünlemsizce, en sakin sesimle söyleyeceğim bunu, defalarca. “Çakmak yasak, kendimizi yakmamızdan korkuyorlar.” Onlara söylemiyorum, ama aslında onları yakmamızdan korkuyorlar. Genç bir kız bugün bana “İçime şeytan girdi,” dedi. İnanmıyor hiçbir şeye, yaşıma inanmıyor, onu döveceğimi sandı. Bana alçak sesle şeytanını anlatıyor. Geceleri kaçma planları yapıyor.

Ben tanrıya inanmıyorum. Bence ilahi adalet diye bir şey yok. Soktular beni buraya. Ama… Ama dönüyordum ben. Gökyüzünde bir ağacın dallarını görmüştüm, sonra gördüğümün şiirini yazdım, öyle gerçekti.

Bir kadın var, soylu bir aileden geliyormuş, gen haritasını kopyalamaya çalıştıklarını söyledi. İğne yapanlar da cemaattenmiş. Büyük bir morluk var ayağında, kocasıyla kavga etmiş sanırım. Davaları varmış, sanırım buradan çıkamayacak. Bir başkası Kürt, dediği hiç anlaşılmıyor. Dinliyorum onu, saatlerce dinliyorum, kafam yoruluyor, ama seviyorum onu, dinliyorum. Bir başkasını çocukları aradı, bir sevinç şarkısı söylemeye başladı. Ama sesini beğenmediler. Onu susturdular. Onun yerine başka bir deli söylüyor şimdi şarkıyı. Deliler çok acımasız. Deliler de herkes gibi acımasız. Biriyle camdan dışarı baktık, karanlıkta dışarısı çok güzel. Ama ben buradayım. Kaç kilo olduğunu bilmiyor, doksan diyor, ama en az yüz elli kilo. Onun da bir adı daha var, kocası vermiş.

İyi de dönüyordum ben… Ne oldu? Ne oldu böyle? Şüpheler, MİT peşimde mi? Ben hep akıllı olan değil miydim? Parmağının ucuyla her işi halleden değil miydim? Hiç çalışmadan başaran…

Ölümle baş etmeyi öğretmedi ailem bana. Tanrı’ya da inandıramadılar, Kuantum da öğretmediler… Öyle bir histi ki uçmak… Ölüm de böyle olsa gerek. Ama sonra korkmak olmasa. Gözümü kapattım, gözümü açtım, aynada başkası duruyordu.

Hastabakıcılar da sürekli sıkıntılarını anlatıyorlar. Saç kurutma makinemin, el kremimin ve paramın üstüne yattılar. Onların yüzünden kaç gündür musluk suyu içiyorum.

Bugün delilerden biri, “Burada kamera var mıdır?” diye sordu. Bir diğeri “Ses kaydı alıyorlar mıdır?” dedi. “Hayır,” dedim. Gardiyanlarımız kameralarımızdır. Beni buraya kapattılar.

Uçuyordum… Boşlukta süzülmek… Esrime… Gökyüzü… Herkes rol yapıyor olabilir mi… Hepsi bir düzen… Hepsi bir planın parçası… Evime… Evime kayıt cihazları koymuşlar… Sevgilimi öldürecekler… Ona bir şey yapmayın… Beni alın… Kapatılmak mı? Beni kapatın.

Bir Cevap Yazın