Yitik Ülke Öykü Yarışması Sonuçları – “Yağmur” Konulu Öyküler

yağmurAnahtar sözcüğü "yağmur" olarak belirlediğimiz öykü yarışması kapsamında sitemizde yayımlanmak üzere dört kısa öykü seçtik. Yayımlanan öykülerin yazarlarına hediyeleri en kısa zamanda ulaştırılacak. Tebrik ederiz.

Yarışmamıza göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.

 

YAĞMUR; BİR GÖÇ, HAZİRAN

GÖZDE EKİCİ

 

1978 İlkbahar – 512 hane

“Bu yıl da güzel hasat olmaz,” dedi babaannem. Henüz beş yaşlarındayım.  Bir bozkır köyünde yaşıyoruz. Kışın sonu gelmiş, baharı karşılayalı olmuş birkaç hafta. Kış boyunca doğru düzgün kar yağmamış, bahar gelmiş yağmur yağmamış. Yağmur yağmazsa ne olmaz diye sormuyoruz bile. Beş yaşındaysak o kadar da küçük değiliz ya, biliriz yağmur yağmazsa ekinler kurur, su kuyuları dolmaz, ekmek pişmez evlerde. Annelerimiz kapı önlerindeki kuyulara değil, kilometrelerce ötedeki dereye gidecekler bir güğüm su için.

1983 Sonbahar – 393 hane

Şehirden gelecek otobüsü karşılamak için koşuyoruz toprak yoldan aşağı onlarca çocuk, ardımızda toz duman… Otobüste köye su getirecek mühendisler varmış, inceleme yapacaklarmış, sonra öyle bir şeymiş ki yağmuru beklememize gerek kalmayacakmış, her evde bir çeşme diyor Uzunlar'ın Memed. Dedeme söylüyorum kızıyor: “Olur mu öyle şey, evin içine mi yağıyor yağmur, nerede birikecek bu su?” Her gün yeni bir söz daha atılıyor ortaya. Bir gün annem ağlayarak, “Evleri çeşmelerin üstüne taşıyacakmışız, ben vallahi de billahi de taşımam, bunca emek verdik bu eve,” diyor. Amcam, evden şehre giden tek insan, anlatıyor: “Böyle evler üst üste, kat kat… Yedi kat sekiz kat, her evde musluk var,” diyor. Mühendisler geliyor sıklıkla, her gelişleri ayrı bir bayram, yemekler hazırlanıyor, evin taşınacağını sanan annem bile yemek hazırlıyor, “Koskoca devlet mühendisi, okumuş etmiş,” diyor.

1990 Yaz – 312 hane

“Toprak nefes alamıyor sanki.” Kardeşim bana kalırsa en güzel betimlemeyi yapıyor. Toprak nefes alamıyor… Öyle bir kuraklık ki, toprağın kupkuru ve sert oluşu, nefes alamayan hasta bir insan misali… Sular hep kesik. Yıllar evvel köye gelen mühendisler sayesinde köye su boruları döşendi, ancak öyle bir kuraklık ki bir damla su akmıyor musluklardan. Bahçeleri sulayamıyoruz, ekinler hasat mevsimi gelmeden kuruyor. Yaşı gelen köyden çıkıyor, bahçelerimiz dururken ekinsiz, ağaçsız; fabrikaları dolduruyor köylülerimiz birer birer. Bu kış artık ben de gitmeliyim diyorum. Babamın yolladıkları ancak erzağa yetiyor, kardeşimin okul masraflarını ben karşılarım en azından.

1996 Kış – 227 hane

Babam ısrarla köyde kalmak istiyor, “Ben toprağımı bırakmam,” diyor oysa toprak çoktan bıraktı babamı, işlenmesi çok güç, su olmayan yerde tarım mı olur sanki? Bunu en iyi bilen babam. Kardeşimle çok dil döküyoruz. “Diğerleri nasıl kalıyorsa ben de öyle kalırım sanki önceden her yerden su mu çıkıyordu?” diyor. Hava çok soğuk, götüremeyeceğimizi anladık, sobasını kuruyoruz evin. Babam “Kar soğuğu bu,” diyor. Kar soğuğu, yıllardır soğuğu olup kendisi gelemeyen kar… Bastığımız yer artık toprak değil sanki kaya, o kadar sert…

2013 Haziran – 34 hane

Öyle bir yağmur yağmış ki sabahın köründe arıyor teyzem: “Sizin çatının kiremitleri kırıldı yağmurdan.” Köye gidiyoruz hemen, evler eski, çatılar hep hasarlı. Bu yaz üçüncü defa bu sebeple geliyorum köye. “Yağmur yağdı, koş!” deniyor, bir yandan endişe bir yandan şaşkınlık gidiyorum köye. Evin çatısı bu sefer hayli hasar görmüş. Babam elinde tespihi, yüzünde gururlu bir gülümseme, köyün son fertleri ile çatıyı izliyor. “İyi misiniz?” demeye kalmadan “Çok yağdı çok, toprak suya doydu artık,” diyor. Çatının kırık dökük kiremitlerini temizliyorum, usta getirteceğiz şehirden. Babam “Sağlam olsun ha, fırtınaya, yağmura dayanıklı olsun,” diyor.

Gece yağmur yağıyor sabaha kadar, uykudayım, ateşli sayıklamalar, başımda bir sürü insan, yanıyorum sanki, su verin çocuğa. Toprak suya doydu, kana doydu… Açamadığım gözlerim görüyor bilinçle heyecanlı kalabalığı, sonra bir çocuğun yere düşüp tekmelenişi, gaz bombaları, yitik nefesim… Telefonda konuştuğum geliyor aklıma. Dedem, çok yağmur yağdı torunum diyor, arkadaki sesler ne torunum? Sahi o sesler, çocuk gözümün önünde vuruldu. Yağmur yağıyor önce dudaklarıma. Toz yutmuş gibiyim, boğazımda acılar, sonra boğazıma  yağmur yağıyor. Boğazımdan toprak kokusu geliyor. Yattığım yer  sımsıcak, yağmur yağıyor boğazıma ardından taşıyor yatağa, göl oluyorum.

“Bir haziran bu.”

 

ANI TOPLAYICISI

TUĞBA GÜRBÜZ

 

“birdenbire

bir çiçek rıhtım

taşının aralığından

uzatmış başını

bir çiçek yolumu kesti.”

 

O sarı çiçeği görmeseydim bugün yaşamıyor olacaktım. Bir kez daha aynı acıları, sıkıntıları yaşamak istemediğimden emindim. Doktorun yanından çıkarken “İyi ki yalnız gitmişim,” diye düşündüm. “Hep birlikte üstesinden geleceğiz, atlatacağız, ne lazım gelirse yapacağız,” zırvalarını dinlemek zorunda kalmamıştım. Şimdilik…

İlk telefonu cevapladığım anda işler benim kontrolümden çıkacaktı, biliyordum. Bir karar vermeliydim. Önüme çıkan ilk eczaneye girdim.

Telefonum ardı sıra çalmaya başladı. Doktora gideceğimi bilen karım ve iş arkadaşlarımdı muhakkak. Şehrin gürültüsünün telefonun sesini bastırdığını veya doktorun yanından henüz çıkmadığımı düşünüp bir süre daha rahatlar, sonra sessizliğimin kuşkularını doğruladığını anlayınca olanca çabalarıyla bana ulaşmaya çalışırlardı. Ondan sonra gelsin ameliyat, gitsin radyoterapi, ısırgan otu, keten tohumu, reiki, dua, kurşun dökmeler… Bir sene uğraştıktan, tam atlattım diye düşünüp rahatladıktan sonra, medikal ya da alternatif herhangi bir tedaviyi yeniden denemeye hiç mi hiç niyetim yoktu. Ruhum, bedenimi terk etmişti sanki. İçi boş bir çuval gibi hissediyordum kendimi. Oturduğum yerde arkama yaslanmasam yere düşüp dertop olacak bir kumaş yığını, insan sureti… Defalarca kesilmiş, iğnelerle delinmiş zavallı bedenime bunca eziyet etmeye değmezdi. Bir otel odasına gidecek, bir kutu uyku hapı yutacak, bir şişe viskiyi kafama dikecek, ölmeye yatacaktım.

“Keşke Beşiktaş'ta simit alsaydım, martılara atardım,” diye düşündüm. Deniz kokusunu, martı çığlıklarını, Haydarpaşa Garı’nı, hepsini zihnime kazımalıydım. Bu son, bir daha göremeyecektim. İçim ezildi, gözlerim karardı. Oğlumun büyüdüğünü görmek, yaşlanmak, yaşanmışlık ağrıları çekmek, ihtiyarlamak, elden ayaktan kesilmek, ancak o zaman ölmek isterdim, huysuz, yaşlı bir ihtiyar olarak… Kırklı yaşların henüz başında değil! Keşke bir yolu olsaydı. Uyusam uzunca bir uykuya dalsam, uyandığımda bütün tedaviler bitse, her şey eskisi gibi olsaydı…

Vapurdan en son ben indim. Ucuz bir otel bulmalıydım. Karıma kabarık bir kredi kartı ekstresi bırakmak istemezdim. Bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Islanmamak için sundurmanın altına koştum. Ölmeye karar verdiğim dakikalarda ıslanmamak için gösterdiğim çaba da neyin nesiydi? Yağmurla beraber hava sertleşti. Giderek büyüyen dalgalar rıhtım taşlarını adeta dövüyordu.

Cılız bir sarı çiçek gördüm. Rıhtım taşının çatlağında, bir parça toprakta açmış, şiddetli rüzgâr ve yağmurun etkisiyle sağa sola savrulan, başı dik, inatçı, kararlı, cesur bir sarı çiçek… Şuncacık çiçeğin cesareti yoktu bende… Ağladım, orada, sundurmanın altında. Kaç vapur gitti, geldi, kaç insan indi, bindi, bilmiyordum. Yağmur bitene kadar bekledim.

Bir oyuncakçıya girdim. Oğlumun ne zamandır istediği dinozorlardan aldım. Gözlerindeki mutluluğun her şeye değdiğini görünce anı toplamaya başladım. İyi bir film, fırından yeni çıkmış sıcak bir simit, mide bulantısız geçen bir gün, dostlarla keyifli bir sohbet, tatil hayalleri…

Bugün dördüncü kemoterapiye giriyorum. Doktorum kitlenin küçüldüğünü söylüyor. Ne yaptığımı soruyor. Anı topluyorum, hepsi bu!

 

YAĞMUR

ÖZGE AKCAN SÖZERİ

 

Şemsiyelerin altındaki herkes sırılsıklam. Şemsiyesi olmayanlar rüzgârın yönüne doğru savrulmadıkları gibi, bir de taşımak zorunda kalmıyorlar ıslandıkça ağırlaşan şemsiyeyi. Kaldırım daraldığında, kavşaklarda yayalara yeşil yandığında inip kalkıyor şemsiyeler; ufak çaplı krizler yaşanıyor çarpışmamak için. Keşmekeşiyle hayatı yeteri kadar zorlaştıran şehre bir de böyle gök delinmişçesine yağmur yağınca kalbim demir bir yumruk gibi zorluyor göğsümü.

Yağmurda yürümeyi hiç sevmem, ama katlanıyorum. Onun için yapamayacağım çok az şey var zaten. “Toprak kokusu ne güzel!” diyor yanımda yürürken. Egzoz kokusundan toprağın kokusunu nasıl alıyor ki, diyorum içimden. Bu şehirde ne ağaç kaldı, ne çiçek, ne toprak… Sadece bina görüyorum baktığım her yerde. İrili ufaklı bile değil artık, hepsi kocaman. Göz alabildiğine yüksek. Kesilen ağaçlara bir şey kanıtlamaya çalışırlarmış gibi, alay ederlermiş gibi… Öyle arsız, öyle utanmadan ve şımarık yükseldikçe yükseliyor dört bir yanda devasa bloklar.

“Sen beni yine dinlemiyor musun?” diyor. Gülümsüyorum hafifçe. Cevabımı beklemeden devam edecek nasılsa, biliyorum. Yanımızdan hızla geçen bir araba su sıçratıyor, üstüm başım çamur içinde… O fark etmiyor bile, anlatmaya devam ediyor soluksuz. Yağmur bu demek işte benim için. Arapsaçına dönen trafik, her yer çamur göl deryası, daha güne başlar başlamaz arabalardan kaçmak için verilen savaş, zaten mutsuz insan yüzlerine eklenen ıslaklık… Bir tek onun yüzü aydınlanıyor yağmurda gibi geliyor bana. İsmi Yağmur olduğundan mı diye düşünüyorum, yağmurlu havalarda hayat bulmasının, bu kadar neşeli olmasının nedeni?

Önümüzde duran otobüsün kapısı açılıyor, açılmasıyla kapanması bir oluyor. Bir adamın şemsiyesi kapıya sıkışıyor, kapısı açılıyor tekrar otobüsün ama nafile… Şemsiye sizlere ömür. Adam bağırıp çağırıyor, küfrediyor dolu diye yolcu almadan giden otobüsün arkasından… Takım elbisesi ıpıslak şimdi, baştan aşağı sırılsıklam adam. Yağmurdan bu kadar nefret etmesem kendi şemsiyemi vereceğim neredeyse. “İyi ki otobüse binmemiz gerekmiyor,” diyor Yağmur, “yürümek ne güzel bak. Zaten hiçbir araç da boş geçmez bu havalarda.”

Gözüm ilerde duran bir köpeğe takılıyor. Soğuktan sokuluyor otobüs durağındaki insanlara, belli ki aç. Adamın biri tekmeyle itekliyor zavallıyı. Ağzımı açacak oluyorum bir şey söylemek için, duruyorum. Canlıya tekme atan insana laf anlatılır mı hiç diyorum. “İnsan değil bunlar!” diyor Yağmur düşüncelerimi okurcasına.

Yanımızdan gelip geçen telaşlı insanlar, her yöne doğru koşan, her yönden koşuşturan kalabalık… İnsanların birbirlerinin şemsiyelerinden sakınma çabaları… Bunalıyorum, bu telaş yoruyor beni. Bakmak yoruyor, hayatıma sövüyorum. Bu yaşta hâlâ bir arabamın olmayışına, üç kuruş için işe gitmek zorunda oluşuma, bu şehirden kopamayışıma, Yağmur’a uyup şimdi iyiden iyiye şiddetlenen bu yağmurda işe kadar yürümeye razı oluşuma… Düşüncelerimden sıyrıldığımda Yağmur’u göremiyorum yanımda. Etrafa bakınıyorum telaşla. Tam karşıda seçiyorum şimdi, yaklaşıyorum yanına.

“Sen al bunu giy,” diyor. “Karnın da açtır, dur şuradan yiyecek bir şeyler alıp getireyim sana. Annen baban nerede senin? Kardeşin falan da var mı? Onlara da alayım mı?” Yağmur soruyor; ayakkabısız, nerdeyse çıplak, ıpıslak, gözleri ışıksız küçük çocuk bakıyor yüzüne. Birden hatırlıyorum neden Yağmur için yapamayacağım çok az şey olduğunu. Birden hatırlıyorum ne kadar şanslı olduğumu. Çıkarıp montumu Yağmur’a veriyorum. “Siz şu otobüs durağının altında bekleyin” diyorum, “ben gidip yiyecek bir şeyler alayım.” Burnumda toprak kokusu, yürüyorum şemsiyeli kalabalığın içine doğru…

 

ŞEFFAF ŞEMSİYE

ANIL ERDOĞAN

Uyandım. Gece üzerime yağmur yağmış. Islak uyanınca fark ettim. “Hiç olur mu öyle şey?” dedi karım. Abartıyormuşum, evde yataktayken insanın üzerine yağmur mu yağarmış. “Hep böylesin zaten, hiçbir şeyin ayırdında değilsin.” diye de üsteledi sabah sabah. Her şeyi abartıyormuşum. Kocaman dikdörtgen yatağın, karımın çeyizinden kalma sarı ipekli örtüsünün sadece benim yattığım tarafı ıslanmış olarak uyandım; diyorum. Ama o bunu anlamıyor. Keşke onu dinlemeyip yağmurlukla uyusaydım geceden. Ona göre şemsiye taşımamak için böyle yapıyormuşum. Ne zaman yağmur görsem kaçmam ondanmış. Bir benim problemim sanki şemsiyemi gittiğim bir yerde unutmak. “Şeffaf muşambadan olursa unutmuyorum.” dememe rağmen gider pazardan en ucuz yeşil şemsiyeleri alır, getirir. Hani şu çabuk yamulanlardan. Ben de unuturum onu bir yerde her yağmur zamanı, doğal olarak. Şeffaf olduğunda kafamı gökyüzüne kaldırmamın anlamı oluyor şemsiye altındayken. Gökyüzünden inen o sonsuzluk damlalarının muşambanın üzerinde titreşerek vuruşmasını görüyorum her defasında. Kuşların saçak altlarına kaçmasını da görebiliyorsun kararmış bulutlara bakarken şemsiyenin altından. Sen bırakabilir misin böyle şemsiyeyi? Hem yağmurdan da korkmuyor insan yağmurdan kaynaklanan o uyumu duyumsadıkça.

Balkona çıktım. Gerçekten yağmur falan yağmıyor. Karım abarttığımı kardeşimin cenazesi sonrasında da söylemişti. O zaman da aslında yağmur falan yağmıyormuş, dışarısı günlük güneşlikmiş. Ama ben abartıp onun cenazesine gelmemişim ıslanırım diye. İyi de o da babamızın cenazesine gelmemişti, ne var? Babam çok kızardı kardeşime, “Elinde mis gibi mesleği var, hiç olmadı stadyum etrafında maç çıkışı yarım ekmek satsa geçindirir evini,” derdi. Babamın zorla gönderdiği meslek okulundan mezun olduğunda aşçı kepiyle çektiğimiz o fotoğraf halen aklımdadır. “Ne diye ev kredisine girdi ki? Sıkıya da gelemiyor, bir ay çalışıp sıkılıyor. Sonra da hemen çıkıyor işten. Bir gün ödeyemeyecek kredisini. Oturuverseydi ya üst katımda…” Babam kardeşimin borcuna kızarken öldü. Çok yağmur yağar zannetmiştim o gün de, camiye uzun yağmurluk ve belediyeci çizmeleri ile gitmiştim. Mezara girerken toprak kaçmasın çoraplarıma diye. Çoraplarımda çamurlu toprağı hiç sevmem. O gün aslında yağmur yağdı ama bir tek ben ıslandım. Kardeşimle beraber taşırız diye düşündüğüm tabutu babamın hiç tanımadığım kahve arkadaşlarıyla taşıdım. Ben de onun cenazesine gitmedim. Kredisinin bitmesine daha sekiz yıl varken bir iş kazasında öldü geçen hafta. Tüpü açık unutmuş gece vardiyasındaki aşçı. Kredi çekince zorunlu hayat sigortası da yapıldığından sigorta şirketi de tüm borcu kapadı. Ev yengenin üzerine kaldı, babam da öldüğüyle…

Kardeşimi en sevdiğim şeffaf şemsiyemi kaybettiği için affetsem de anlamı yok. Yağmurda ıslanmaktan vazgeçeli çok oldu. Çoraplarımdaki son çamurlu toprak halen babamın cenazesinden kalanlar sadece.

 

Bir Cevap Yazın