Yitik Ülke
Edebiyat Dergisi

Bilinçaltı Odası

Tuna Ökten Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bilinçaltıma bir yolculuk yaptım. Bu yolculuk, biraz soyuta kaçtığından dolayı düşüncelerimi ve yaptığım yolculuğu alegorik bir düzlemde sizlere sunacağım. Bir kere bu yolculuğun çok karanlık olacağını tahmin ettiğimden öncelikle yanıma bir fener aldım ve yürümeye başladım. İlk olarak; bilincimin arazisinde yürürken herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Bunu sizler de bilirsiniz. Her şey burda berraktır. Daha doğrusu olduğu gibidir. Bir kuşun ötüşü, trenin raylardan çıkardığı ses, kentin gürültüsü, uçağın havalanışı vs. Görüntüler ve sesler bilincimizde değişmez gerçeklik içinde tektir. Yani serçenin çıkardığı sesi x kişi de y kişi de aynı algılar. Gelgelelim bunlar gibi binlerce ilk görüntüyü atlayıp, bilinç arazimin son noktasına geldiğimde, aşağı doğru inen basamaklarla karşılaştım. Basamakaların hemen sol yanındaki levhada büyük puntolarla şu cümle yazıyordu: DİKKAT TEHLİKELİ BÖLGE! Levhadaki uyarıyı okuyup, basamaklardan inmeye başaldım. İlk başlarda bilincimden gelen ışık, basamakların ilk bölümünü aydınlattığından fazla bir endişeye kapılmadım. Fakat aşağı indikçe karartı giderek artıyordu. Bir süre sonra ortalık tamamen karanlıklaşmıştı. Karanlığı az da olsa aydınlatmak için yanıma aldığım feneri yakarak yol almaya devam ettim. Nihayet bitmez dediğim merdivenler birdenbire son buldu. Bu sefer karşıma, basamaklardaki karanlıktan daha karanlık bir tünel çıktı. Tünelin içinden ürkütücü ve sinir bozucu sesler duyduğumda bir an geri dönmeyi düşündüm... Yine de içimdeki merak ve keşif duygusu geri dönmeme mani oldu. Uzun bir yürüyüşün ardından çığlıklar eşliğinde tünelin sonuna geldim. Tüneli bitirip daha geniş bir alana çıktığımda; tüm etrafı kaplayan bir sis tabakasıyla karşılaştım. Her taraf o kadar beyazdı ki, nerdeyse ölümü çağrıştıran bir beyazlıktı bu. Keşke dedim içimden, keşke hiç bulaşmasaydım bu işe. Bilinç arazimde kuşların sesini dinlemek ya da uçağın ilk görüntüsünü izlemek dururken neden girersin böyle karanlık işlere diye hayıflandım kendime. Ama elden ne gilir ki? Bir kere ok yaydan fırlamıştı. Artık sisin içinde ölüm korkusunu hissederek ilerliyordum. Yürüdüğüm yol bir türlü bitmeyince ve sis ortadan kalkmayınca öldüğüm hissine kapıldım. İşte ben bunu düşünürken sisin yavaş yavaş üzerimden çekildiğini gördüm. "Oh!" dedim; " Nihayet kurtuldum!" Ne yazık ki dediğim gibi olmadı. Yine ortalık müthiş bir karanlığa büründü. Tekrardan fenerimi yaktım. Yaktıktan sonra etrafıma şöyle bir bakındım. Ucu bucağı olmayan bir bozkırda yürüyormuş gibi bir çaresizlik duygusu kapladı içimi. Bu esnada birilerine sesimi duyurabilirim diye bir iki defa bağırdım. Bağırdığım ses , dönüp dolaşıp üstüme çarptı. O an için burda, benden başka kimse olmadığını anladım. Peki o sesler nerden gelmişti? O çığlıklar, insanın kanın donduran o inlemeler! Bu sıkıntılar içinde yürümeye devam ederken, devasa boyutlarda bir kazanla karşılaştım. Bu kazanın kapağı biraz zorlayınca açıldı. Bu kazanı yakmak için odun ve çalıçırpı aramaya koyuldum. Ne yazık ki bulamadım. Bunu yakmak için yakacak getirmem kaçınılmazdı. Büyük bir sabırla tekrardan geldiğim yere döndüm. Döndüğüm yerden odunları ve çalı çırpıları toplayıp, sırtıma yükledim ve kazana doğru yürümeye başladım. Kazana vardığımda oldukça bitkin düşmüştüm. Elimdeki odunları ve çalı çırpıyı binbir güçlükle kazanın içine doldurdum. Daha sonra odunları yaktım ve bir anda bulunduğum yer aydınlanıverdi. Etrafı gözlemlemeden önce odun stoklamanın doğru olacağını düşünerekten tekrardan odan toplamaya gittim... Kazan öylesine bir ışık saçıyordu ki önceki geldiğim yerler de aydınlanmıştı. Artık bilincimden kazana, kazandan bilincime yapacağım yolculuklar ilkine göre daha kolay olacaktı. Üşenmeden elli ya da yüz kez sırtıma odunları yükleyerek; o yolu aştım. Yeteri kadar yakacak stoklayınca işin asıl önemli kısmına geçtim. Kazanı ve kazanın etrafını gözlemlemek. İlk olarak gözüme ilişen, kazanın üstündeki yazıydı. BİLİNÇALTINA HOŞ GELDİN! "Evet" dedim kendi kendime, "İstediğim yere gelmişim." Geldiğim yer bir arenayı anımsatıyordu. Yalnız kazanın yaydığı alev öylesine güçlüydü ki ışık tüm meydanı aydınlatmaya yetiyordu. Etrafta bana gösterilen okları takip ederek aydınlık arenada yürümeye başladım. O kadar uzun süre yürüdüm ki zaman geçtikçe bana yön gösteren okların işe yaramaz bir yanılsama olduğuna inanmaya başladım. Tam umudumu yitirip geri dönmeye hazırlanıyordum ki okların beni getirdği yerde bir kapıyla karşılaştım. Kapıyı birkaç ayak darbesiyle aşağı indirip içeri girdim. Kısa bir yürüyüşün ardından küçük bir odaya vardım. Odanın içi, köşe raflara konan mumlarla aydınlatılmıştı. Mumların hemen yanında bir kitap rafı, rafın içinde de sanki ortaçağdan kalma oldukça büyük bir kitap yer alıyordu. Kitabı raftan çektim. Üstündeki tozu elimle temizleyip ilk sayfasını açtım. Büyük puntolarla gözüme çarpan ilk cümle şuydu: ŞU AN EN DERİN NOKTANDASIN! Ardından sayfaları çevirdim ve hoşuma giden ikinci cümle gözüme çarptı: KALEMİNİ BU ODADAN YÖNLENDİRECEKSİN. Tam bu cümleyi okurken odanın duvarlarına çizilmiş bir resim gözüme çarptı. Okyanus sularının derinliklerinden gelip kendini yukarı fırlatan bir köpek balığı resmiydi bu. Açıkçası bu resim, ilk başta beni biraz şaşırttı. Sonuçta bu odada bu şeklin ne işi olabilirdi ki? Aklım kitapta olduğundan resim üzerine fazla kafa patlatmadım. Tekrardan kitabın olduğu yere geçtim. Kitabı açıp; hızlıca bir göz gezdirdim. Tanrım! Bu ne muazzam bir kitaptı. Sözcükler, aforizmalar, şiir, roman, tiyatro, felsefe, insan ve doğa... Nerdeyse hayata dair her şeyi kapsıyordu. Kitabın diğer sayfalarını atlayıp hızlıca son sayfasına geldim. Kitabın son sayfasındaki paragraf kanımı buz gibi dondurmaya yetmişti. Şöyle yazıyordu: BU KİTABI TAM ANLAMIYLA BİTİRDİĞİN GÜN DÜŞLERİN ELÇİSİ OLACAKSIN VE BU GÜÇLE GERÇEKLERE SÖZ GEÇİREBİLECEK, AYRICA ONLARI YENİDEN ŞEKİLLENDİREBİLECEKSİN.
Paylaş:
Tarih: Ağustos

Yorumlar